Maskeler ve Ekran: Duygu mu Gerçek, Gerçek mi Duygu?
- Editör
- 16 Oca
- 3 dakikada okunur

Duygular gerçekliğin, hakikatin üzerini örten maskeler olabilir mi? Maskeyi kaldırdığında altından ne çıkar? Bu merakla bakmaya cesaretin var mı? Öfkelendiğinde, “Bu söz benim kırmızı çizgim” dediğinde öfkene sebep aramak, öfkene bir gerekçe yaratmak yerine maskenin altına baksan, karanlığı ışıkla buluştursan nasıl olur. Öfke, sevinç, kıskançlık… Her biri birer maske. Janjanlı, renkli maskeler. Maskenin olduğu yerde ekranda rengârenk bir film dönüyor; ekranın kendisini unutturuyor.
Gündelik yaşamda çoğu zaman “Duygularım gerçek” deriz. Evet, bedende, sinir sisteminde ve zihnin dalgalanmasında duygu gerçektir. Ama Dharma’nın işaret ettiği ince bir fark var: Duygu gerçek olsa da duygunun anlattığı hikâye her zaman hakikat değildir.
Zen, buna benzer bir yerden yaklaşır: Zihin bir şey üretir, biz de o üretimi “gerçeğin kendisi” sanırız. Sanki bir ekrana film yansır; biz filmin içine kapılırız ve ekranı unutmuş oluruz. Oysa “ekran” hep oradadır: Farkındalık.
Bu yazıda “maske” dediğim şey, yalnızca duygunun kendisi değil; duyguya yapışan yorum, kimlik ve savunma örgüsüdür. “Ben öfkeli biriyim”, “Ben kıskanç biriyim”, “Ben böyle hissediyorsam kesin böyle olmalı”. Maskeler böyle çalışır: Bizi hem korur hem de görüşümüzü daraltır.
“Kırmızı Çizgim” Dediğinde: Öfkenin Altındaki Şey Ne?
Öfke çoğu zaman güçlü görünür: net, sıcak, doğrucu. Ama Zen pratiği bize şunu fısıldar:
Öfkenin enerjisi çoğu zaman incinmenin zırhıdır.
“Kırmızı çizgim” dediğinde, belki de görünmeyen bir yer şöyle diyordur:
“Beni önemse.”
“Beni küçümseme.”
“Ben güvende olayım.”
“Sınırım var.”
“Görülmek istiyorum.”
Öfkenin kendisini “haklı” ya da “haksız” diye yargılamadan, yalnızca altına bakmayı öğrenebiliriz. Çünkü çoğu öfke, bir “gerekçe” bulduğunda büyür; bir “haklılık hikâyesi” bulduğunda kök salar. Dharma burada bambaşka bir kapı açar: Sebep üretmek yerine, sebebi gör.
Bu, bastırmak değil. Aksine, yakından bakmak:
“Şu an bedenimde ne oluyor?”
“Zihnim hangi filmi oynatıyor?”
“Bu filmdeki baş karakter kim?”
“Beni korumaya çalışan şey ne?”
Sevinç de Maske mi?
Evet, sevinç de maske olabilir. Çünkü sevinci bile bazen bir kaçışa çeviririz: “Hep iyi hissedeyim, hiç düşmeyeyim.”
O zaman sevinç, canlı bir açıklık olmaktan çıkar; bir performansa dönüşür. Dharma’nın “orta yol”u burada hatırlatıcıdır: Ne duyguyu putlaştırmak ne de düşmanlaştırmak.
Duygular dalga gibidir; hakikat ise dalganın ortaya çıkabildiği okyanus.
Kıskançlık: Sevginin Çarpılmış Bir Talebi
Kıskançlık genelde utanılacak bir şey gibi görülür. O yüzden maske daha da kalınlaşır: “Ben kıskanç değilim” derken kıskançlık içten içe büyür. Zen’in yaklaşımı daha yalın:
“Kıskançlık var.”
Bu cümle, kimliği gevşetir. Ve soruyu açar:
“Ne istiyorum?”
“Ne kaybetmekten korkuyorum?”
“Sevilmek mi, seçilmek mi, yeterli olmak mı?”
Duygu, bazen doğrudan ihtiyacı söyleyemez; maske takar. Biz onu “kötü” diye kovdukça maske sıkılaşır. Biz onu “düşman” ilan ettikçe film gürültülü olur.
Dharma’nın pusulası: Üç İşaret
Budist öğreti, maskelerin altını görmemiz için üç basit işaret bırakır:
Geçicilik (anicca): Duygu sabit değildir. Gelir, kalır, gider. Film değişir.
Tatminsizlik (dukkha): Duyguya tutunmak acı doğurur. “Bu hep böyle kalsın” ya da “Bu hemen gitsin” dediğimizde gerilim artar.
Benliksizlik (anatta): Duygu “ben” değildir. “Ben öfkeyim” yerine “Öfke var” dediğinde özgürlük başlar.
Zen’in en pratik önerisi de buradan çıkar:
Duygunun içeriğiyle kavga etme; farkındalığa geri dön.
Lao Tzu’nun Fısıltısı: Yumuşak Olan Güçlüdür
Lao Tzu, suyu örnek verir: Su yumuşaktır ama aşındırır; şekilsizdir ama yol bulur. Duygularla çalışmak da biraz su gibi olmayı ister: Sertleşmeden temas etmek, zorlamadan akmak, itmeden görmek.
Bir duygu geldiğinde, onu “yenilecek bir düşman” gibi değil, “akacak bir nehir” gibi ele alabiliriz. Nehri tutmaya çalıştıkça taşar; izlemeyi bildiğinde yolunu bulur.
Maskenin Altı: Karanlığı Işıkla Buluşturmak
“Karanlığı ışıkla buluşturmak” dediğin şey, Zen’in kalbinde duran şey:
Farkındalık ışığı yargılamaz. Sadece görür.
Ve çoğu zaman maskenin altından çıkan şudur:
· İncinmiş bir parça,
· Bir ihtiyaç,
· Bir korku,
· Bir yanlış anlama,
· Bir yorgunluk,
· Bir “görülme” arzusu.
Bu çıktığında, hayat değişir. Çünkü artık tepki değil, yanıt vardır. Film akmaya devam eder ama sen ekranda olduğunu hatırlarsın.
Pratik Öneriler
Aşağıdaki pratikler kısa, gündelik ve uygulanabilir. Ama etkileri derindir: Maskeyi yırtmak için değil, nazikçe kaldırmak için.
1) “Adını koy, kimliğini bırak” (30 saniye)
Duygu geldiğinde içinden söyle:
“Öfke var.”
“Kıskançlık var.”
“Sevinç var.”
Sonra ekle:
“Bu benim tamamım değil.”
2) STOP pratiği (1 dakika)
S - Dur.
T - Bir nefes al.
O - Gözle: Duygu bedende nerede, zihinde hangi hikâye dönüyor?
P - Devam et: Daha az zararla, daha çok açıklıkla.
3) “Kırmızı çizgi” sorusu (2 dakika)
Öfke anında kendine sor:
“Bu çizgi neyi koruyor?”
“Bu an bana hangi ihtiyacımı hatırlatıyor?”
“Bunu söylemenin daha temiz bir yolu var mı?”
4) Bedene dönüş: Üç nokta taraması (2 dakika)
Alın / çene
Göğüs / kalp bölgesi
Karın / mide
Her noktada sadece fark et: “Burada ne var?”
Değiştirmeye çalışma. Görmek yeter.
5) Su gibi cevap (Lao Tzu ilhamı)
Bir çatışmada, hemen “taş” gibi sertleşmek yerine “su”yu dene:
Sesi bir kademe yumuşat
Cümleyi kısalt
Bir soru sor. Örneğin, “Bunu böyle duyunca içimde bir sertlik oldu. Neyi kastettin?”
6) Gün sonu Zen cümlesi (1 dakika)
Günün sonunda tek bir cümle yaz:
“Bugün hangi maskeyi taktım?”
“Ekranı ne zaman unuttum?”
“Ekranı ne zaman hatırladım?”
Duyguların maskesiyle savaşmak zorunda değilsin. Savaş, filmi büyütür. Yapabileceğin şey daha ince: Ekranı hatırlamak.
Ve bunu her hatırladığında, hakikat biraz daha görünür olur.








Yorumlar