Yeşim Cimcoz. Yazıevi Atölyesi’nin kurucusu ve eğitmenlerinden biri. Hikâyenizin başında bir subtil enerji yolculuğu var. Bize biraz bundan bahseder misiniz? Enerji çalışmaları ile tanışmanız nasıl oldu?

Ben çocukken büyücü olmak istiyordum ve bir başka hayatta kesinlikle cadı olduğuma inanıyordum. Hep bir fal bakma merakım vardı. Sanırım her şey sembollerle başlıyor. Sembollerle tarot falı bakarak başladı bu yolculuk. Hatta, bir dönem, evlere gidip tarot bakarak par kazandığım da olmuştu. zamanlar tarot bana karanlık enerjilerin bir parçası olabilecek bir şey gibi gelmeye başlamıştı. Zaten ezoterizme baktığınızda bir zamanlar tarotun karanlık enerjilere hizmet ettiğini de görüyorsunuz. Her zaman değil ama bu yanı da var tarotun. O dönemlerde bir yerde reiki ile karşılaştım. Bir kadın bir başka kadına baş ağrısı için reiki yapıyordu. Seans sırasında danışan birden ağlamaya başladı. Ve ben bu sahneyi gördükten sonra dedim ki; “Bu çok güzel bir güç… Bir insanın derinine inmek ve onda bu etkiyi yaratabilmek ve bunu sadece elini koyarak yapmak.” Ve bunu öğrenmek istedim. Amerika’ya annemlere gittiğimde, bir reiki masterdan eğitimimi aldım. Daha sonra Türkiye’de Gülcan Arpacıoğlu ile tanıştım. Kendisini seçme nedenim mühendis oluşuydu çünkü bu şifa işinin uçuk kaçık tarafından çok korkuyordum. Reiki sonrasında yine Gülcan vasıtası ile EFT ile tanıştım. Yine bir Amerika seyahatimde, EFT ile ilgili 24 adet VHS video alıp geldim.

Neyse ki kaçakçılıktan başınız derde girmemiş?

Ben onca video kaseti yüklenip geldim, ertesi gün Türkiye’de CD’leri çıktı. Şimdi ise tamamen online indirebileceğin eğitimler var. O dönem, yani EFT’nin Türkiye’ye ilk geldiği yıllarda oturdum, 200-300 saat sistemin tüm eğitim ve seminer cdlerini izledim. Böylece EFT de işin içine girdi.

Ve daha sonra terapilere başladınız… Reiki ve EFT terapileri sizin hayatınızda nerede yer buldu?

Daha sonra bir ofis açtım. Günde üç dört danışan geliyordu. Kimisine EFT, kimisine Reiki yapıyordum. Bunların yanı sıra bir de İngilizce ders veriyordum. Maksat sevdiğim bir şeylerle para kazanmak. Çok da acemi olduğum bir dönemdi. Terapiler çok konuşarak yapıyordum. O zamanki kendimi bir psikolog bozması gibi görüyorum şimdi. Egom da çok yüksekti. İnsanlara ben yardım ettim, ben onları iyileştirdim zannettiğim dönemler oldu ki, Gülcan bizi bu konuda hep uyarırdı. “Sen yapmıyorsun.” derdi ama işte insan öyle bir havaya giriyor. Çok spiritüel yaşadığım dönemlerdi o zamanlar. Herkesi sevelim, çiçek, böcek filan. Kendimi şimdi düşündüğüm zaman ne kadar sıkıcı bir hale girdiğimi görebiliyorum ve bu benim hiç istemediğim bir şeydi. O arada kendi hayatımda çalkantı yaşadığım dönemde, o zamanlar dikshaların filn çıktığı dönem, ben bunların hiç birini istemiyorum. Artık hiçbir enerji ile çalışmayacağım dedim. Hepsi aynı enerji diye düşünmeye başladım. O arada Eric Pearl okudum. Kitabında en sevdiğim yer, belki birazcık da benim içim dönüşüm yeri şu oldu: “Enerji enerjidir” diyordu. Yok takımı çıkardım, üzerimde metal olmasın, melek Mikail’i çağırdım… Bunların hepsi kılıf diyordu adam. Özünde enerji enerjidir ve onu kullanmayı bilmek lazım.

LUBA ve BİYOENERKİ İLE TANIŞTIM…

O arada yine Gülcan vasıtası ile Luba ile tanıştım. Biyoenerji çalışmaları yapıyordu. O da beni çok etkileyen birisi oldu. Çok sert fakat güçlü enerjisi olan bir kadındı. Neyse, dediğim gibi yaşadığım şeyin içinde çıkmaya çalışıyorum. EFT filan beni bir yere kadar kurtarıyor. Ve ben bir Geçmiş Yaşam Terapisi seminerine davet edildim. Eğitmen İngiltere’den gelecek. Hiç de param yok. Ben orada oturdum, adamı dinledim ve sonra dediler ki; “Seminer bitti. Kaydınızı yaptırın.” Etrafımdaki herkes çok pahalı derken, ben “Çok ucuz” diyorum ama param da yok. Galiba birşeyi alman gerekirse o enerjiye giriyorsun.

Ve Yokluk Enerjisi de kayboluyor değil mi?

Aynen. Ben ismimi yazdırdım ve sonra bir sene boyunca eğitim aldım. O süreç içinde bende bazı şeyler başlamıştı. İnsanlara enerji anlatmaktan yoruldum. Enerjide elle tutulur hiç bir şey yok. İnsanların iyileşmelerine yardım etmek istiyorsun, bir katkıda bulunmak istiyorsun ama o kapıdan geçene kadar o insana bir sürü şey anlatman lazım. Bunun için de bir sistemi seçip ona odaklanmaz lazım. Ben de bunları hiç birine odaklanmayı tercih etmedim çünkü dediğim gibi elle tutulur bir şey yoktu.

ADIM ADIM KAHRAMANIN YOLCULUĞU….

Dedim ki; “Ben kendim neye inanıyorsam ve ne biliyorsam orada kalayım.” O arada, enerji çalışmalarını yaparken, bana gelen herkese aynı şeyi anlattığımı gördüm. Bir zemin hazırlamak ve çalışmayı o zeminin üzerine inşa etmek istiyordum. Ve bu aşamada “Kahramanın Yolculuğu” nun zemini çıktı. “Ay işte bu” dedim. İnsanlar bana hikayelerini anlatmasınlar yazsınlar. Sonrasında da Yazı ile Terapi konusunu araştırmaya başladım. Zaten üniversiteden de yazarlık eğitimi alarak mezun olmuştum. Yazmak hayatımda hep vardı… Yazı ile birlikte o kadar şifa çalışmasının anlamı oturdu.

Belki bütün bu şifa çalışmaları sizin yaşam amacınızı bulmanıza hizmet ediyorlardI?

Bence öyle. Geçmiş Yaşam Terapilerinden birinden müthiş bir farkındalıkla kalktığımı hatırlıyorum. “Ben yazı ile terapi yapmak zorundayım. Ben bu dünyaya onun için gelmişim” duygusu ile kalkmıştım. Ondan sonra yazıya geçtik ama Yazıevi çatısı altında yazı ile terapi çok az koyduk.
Neden peki? İnsanlar Yazı ile Terapiye hazır değil mi? Terapiye gelen insanların çoğu iyileşmek için değil, içindekileri kusmak için geliyorlar. Sana yüklerini atıp, sonra da gitmek istiyorlar. İstedikleri şey; senin onları iyileştirmen. Ben; yazmayı araç olarak seçmiş, iyileşmek istediğini bilip de bunun için arayışa girmiş olan insanlarla daha iyi çalışıyorum. O ayrıca kendi kendine de terapi oluyor.

Yazı ile Terapide bireysel çalışma mı yoksa grup çalışması mı yürütüyorsunuz?

Her ikisi de.. Ama yazıyla terapide grup çalışması çok daha iyi oluyor.

Dinamiği çok daha fazla oluyor değil mi?

Tabii… Çünkü görüyorsun; senin de derdin var, yanındakinin de. Türk insanı ne kadar açılmaya müsait gibi görünse de dertlerini, iç sıkıntılarını çok konuşmuyorlar. Ev partisinde kadınlar her şeyi konuşur ama bunları konuşmuyorlar. Zayıflıklarını göstermek istemiyorlar. Hayatları hakkında o bilgileri vermek, onlara zayıflık gibi geliyor.

Grup çalışmasında insanların yavaş yavaş açılmalarını mı sağlıyor? Yazarak kendi terapi süreçlerine katkıda bulunabiliyorlar mı?

Şöyle bir şey oldu. Bizim Pazartesi sabah gelen bir grubumuz var. Onlar olaya yazıyla terapi diye başlamadılar, yazıya giriş diye başlamışlardı. Daha sonra bana dediler ki; “Sen yazıyla terapi yapıyorsun. Bize de yap.” Onlar artık kobay grubum gibi oldu. BU bahsettiğim gruba Yazıyla terapi çok iyi geldi. Sonra arketipleri öğretmeye başladım. Onu da istediler. O grup içinde herşey dönüyor. Yazı da dönüyor, terapi de… Zaten bence yazmak illa ki terapi adı altında olması gereken bir şey değil. Bir gün öykü yazarsın, bir gün romanından bir şey yazarsın….
Ben de çocukluğumdan beri duygularımı yazarak ifade edebilen biriyim. Özellikle de olumsuz, sevimsiz duygularımı sözlü ifade etmektense yazmayı tercih ederim. Biz babamla iletişim sorunumuz olduğunda birbirimize mektup yazarak anlaşırdık…
Bu çok güzel, insanı çok hafifleten bir şey.

Sizin YAZARAK HAFİFLEYİN isimli bir kitabınız var. O kitapta da “Mektup Yazmak” verdiğiniz tekniklerden biri… Mektup hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Mektup yazmak çok kolaydır çünkü karşında bir okur vardır. Net. Kime yazdığın bellidir. Hatta, burada, yazarlık eğitiminde tıkanıklık yaşayan biri varsa ona “Birini seç. Kitabını ona yaz” derim. Kafanda birini sabitlersen yazmak kolaylaşıyor. Anlatmak istediğin şeyin süzgeci belli oluyor, hangi dille anlatacağın netleşiyor. Hangi odakla yazacağım netleşiyor. Sana yazmak, kendime yazmaktan daha kolay. Mektubun bir bu tarafı var, bir de içimiz dökme tarafı. Adı üzerinde; “Arzu Hal”, içini döktüğün bir şey. Onun içinde “Sevgili…..” diye başladığında otomatik olarak içini dökmeye başlıyorsun. Mektup daha derinden, daha samimi bir yerden yazılır. Formatı da samimidir. Onun için samimiyeti çağrıştırır. Mektup, yazmayı ortaya çıkarmak için çok başarılı.

Sizin Yazıevi’nde yazdığınız YENİ YIL MEKTUPLARI var değil mi?

Evet. Biz Yazıevi’nde her yıl, bir sonraki yıla mektup yazıyoruz. Yılbaşı gecesi hayal ediyorsun. Mesela 2015 yılbaşı gecesinde 2016’daki bana mektup yazıyorsun ve diyorsun ki “Bu yıl şöyle şöyle geçti.” Ve devam ediyorsun; “Ay Özlem! Senin düşündüğün gibi korkutucu da olmadı. O yapamayacağını düşündüğün şey var ya, onu biz Ekim’de hallettik…..” Bir sene olduğu için belli bir alanda kalman lazım. Komik olanı, biz o mektupları Yazıevi olarak alıyoruz ve bir sonraki yıl, Aralık ayında sahiplerine postalıyoruz. Postadan sana bir sene önce kendine yazdığın bir mektup geliyor. İnsanların %90’ı yazdıkları şeylerin %80-90’nının çıktığını söylüyorlar.

İnsanlar yazdıkları zaman hayallerini gerçekleştirmek için beyine farklı bir sinyal mi göndermiş oluyorlar?

Evet bir nevi… Ama orada bir tehlike var. Örneğin ben 51 yaşındayım ve o hayalimi oraya koyduğum zaman “Balerin oldum” diye hayal kurmuş olabiliri. Hayatımda hiç bale yapmamış da olabilirim ama yine de balerin oldum diye hayal kurdum diyelim. Orada bakılması gereken nokta şu; balerinin olmak sende hangi duyguyu uyandırıyor? Balerin olmak bir şekildir, önemli olan o şeklin ne hissettirdiğidir… Özgürlük duygusu mu? Bedenimin hareket ediyor olması duygusu mu? Sahnede olma duygusu mu?….

ÖNEMLİ OLAN ŞEKİL DEĞİL DUYGU

Bir sene sonra sen bir zumba dersine katılmış ve aynı duyguyu yaşıyorsan, aslında hayal ettiğin şey yerine geldi demektir. İlla ki, şekil olarak senin yazdığın şey olacak diye bir şey yok.

Peki herkes yazı yazabilir mi? Benim bir çok arkadaşım “Benim hiç kabiliyetim yok. Ben yazamam” der… Bu bir bahane mi?

Herkes yazı yazabilir ama herkes yazmak istemeyebilir. Yazmak yaratıcılığı ortaya çıkarmanın, rahatlamanın bir yolu. Sen bunu yazarak yaparsın, bir diğeri resimle, bir diğer yemek yaparak….Herkes kelimelerle oynamayı sevmeyebilir.
Sizin bir de ŞİFAYI BEKLERKEN isimli bir kitabınız var. Kelimeler şifalandırır mı? Bunu nasıl yaparlar?
Kelimeler tabii ki şifalandırır. Bunu da en iyi metaforla yaparlar. Metafor kullandığım zaman kendinle yaşadığın olay arasına mesafe koyarsın. Hatta bununla ilgili çok ilginç bir şey anlatayım. Bir senedir terapiye gidiyorum. İlk başta çok çekindim. “Ben başkalarına şifa yapan biri… Neden terapiye gideceğim ki?” diye söylenip durdum fakat baktım k, her şeyi yapma duygumu durduramıyorum bir terapiste gitmeye başladım. Kadın bana dedi ki; “Çok derine gidiyoruz haftada üç gel”. Seanslardan birinde kadın “Hala benimle konuşuyorsunuz, kendinizle konuşmuyorsunuz” dedi. Nasıl yani? diye düşündüm. Ben nasıl kendimle konuşacağım ki, ben yazıda konuşurum. Bunu sözlü yapamam. “Farkı nedir?” diye sordu terapist. “Metafor” dedim. “Ben yazarken metafor kullanırım.” Kadın; “O zaman konuşurken de metafor kullanın” dediğinde önce biraz şaşırdım ama baktım şimdi yapabiliyorum. O da çok ilginç geldi.

Metafor kullanımı ile ilgili bir örnek verir misiniz?

Burada yaşadığımız bir örneği anlatayım size. Bizim “Altı Dakika” diye bir çalışmamız var; bir kelime yada cümle üzerine altı dakika durmadan yazıyoruz. Bir çalışmada cümlemiz şuydu: “Eksik olan neydi?” Bu sorudan başlayarak altı dakika yazı yazacağız. Bir kadın yazısının içinde kurabiye yapmaya çalışıyor… Bakıyor eksik olan var mı? Yok. Her şeyi çıkarıyor… Düşünüyor; eksik olan neydi? Tam ortasında, tereyağının eksik olduğunu fark ediyor. Eksik olan tereyağı diyor ve gidiyor bakkaldan bir kilo tereyağı alıyor ki, bir daha eksik olmasın. Burada sadece anlatılan kurabiye yapan bir kadın…. Bunu sembolik olarak alın ve bir evlilik hikâyesi ile örtüştürün. Eksik olan neydi? Tereyağı…. Tereyağ, kurabiyenin parçalanmasını, un ufak olmasını engeller. Bağlayıcı olan bir şeydir. Dolayısı ile evlilikte ne eksik; tereyağı….

EVLİLİKTE TEREYAĞI EKSİK… KULAĞA SEVİMLİ BİLE GELİYOR…

Evet. İnsanın yüzü gülüyor. “Evliliğinizde bağlanmanız eksik.” dediğimde bu bir problem oluyor. Sen o problemi kabul etmiyorsun, nasıl çözeceğini bilmiyorsun. Ama, tereyağı eksik dediğimde yüzün gülüyor. Metafor çözüm de getiriyor. Belki neyle çözeceğini bilmiyorsun ama bir his bütün bedenini kaplıyor. Gülerek diyorsun ki; “Ay benim evliliğimde tereyağı eksik.”

MESELA KELİMESİ….

“Mesela” kelimesini altı dakika yazmaya çalışın… İnanılmaz şeyle çıkıyor. Pişmanlıklar, keşkeler, ertelemelere, yapılmamış olanla…. Çok güçlü bir kelimedir, mesela: “Mesela sen o akşam eve hiç gelmeseydin. Mesela sen o sözü bana hiç söylemeseydin. Mesela bir o tatile gittiğimizde işleri bırakıp denizde çıplak yüzseydik……” Aslında kadının kocası ile arasının bozuk olduğunu hiç söylemeden bile durumu bu kelimenin gücü ile aktarabilirsiniz.

Kelimeleri seçerken dikkat etmek gerek o halde?

Tabii ki, kelime seçmek çok önemli. Bir taslak yazdın diyelim. Orada “Birisi sandalyeye oturdu” demek başka bir şeydir “Birisi sandalyeye çöktü” demek başka. Kelimenin verdiği ağırlık önemlidir.

Herkes şifalanmak istiyor? Bunun için arayış içindeler… Bu şifalanma sürecinde karşılaşabilecekleri en büyük engel nedir sizce?

Yazıdan bahsediyorsanız, en büyük korkuları; ya bunları birileri okursa… Bununla birlikte insanların canlarının acıması. İçeride ne va ne yok bakmak istemiyorsun. En temel şey ne? Mutlu olmak için yaşıyoruz ya da acıdan uzak kalmak için.

Şifa yolculuğu insanı biraz acıtan bir süreç değil mi?

Bu konuda problem şu; şifa işleri ilk çıktığında kanırtmak çok önemli bir şeydi. İnsanlar gidip hüngür hüngür ağlayıp, içleri parçalandığında çok kaliteli bir eğitim aldıklarını düşünüyorlardı. Ben buna karşıyım. Bence kendimize merhametli davranmalı ve gidebildiğimiz yere kadar gitmeliyiz. Onun ötesinde kendimize saygı göstermeliyiz. Benim son bir yıldır aldığım terapi süreci de bana çok iyi geldi. Çünkü orada şifa çalışmalarım sırasında doğru bir şey yaptığımı gördüm. Bunu ben insanlarla sezgisel yapıyordum. Orada da hiç benim istemediğim bir yere gitmiyoruz ama terapist öyle bir soru soruyor ki, zaten ben hazır olduğum yere kadar gidiyorum. Ve kendi sürecimde şunu da gördüm; kendisiyle çalışan insan genellikle benzer problemleri olan insanları etrafına çekiyor. Ve burada tehlike başlar. Sen o zaman kendinle çalışmayı bırakıp, onları didiklemeye, onları iyileştirmeye çalışırsın. Öğrendiğin her yöntemi kendine uygulamadan önce onlara uygulamaya çalışırsın. Bu durum kendine bakmana, kendi gelişimine engel olur ve hatta birilerine zarar vermene sebep olabilir.

Bir günlük eğitim süresinden sonra terapi yapmaya başlayanlar için ne söylersiniz?

EFT eğitimlerinde hep söyleriz. Başkasına yapmadan önce kendine yap. Çünkü sen nereye kadar gideceksin onu görmen gerek.

Eğitimden sonra uzun bir süre beklemek gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Çok uzun olması gerekmiyor, onu öyle de belirlememek lazım ama sen bilirsin neyel nereye kadar mücadele edebileceğini. Önemli olan süre değil, kendi yeterli ve hazır hissetmek. Karşına çıkan her dağılmayı toparlayabilmelisin. Bir insana enerjisel terapi yapıyorsan onu dağınık bırakamazsın, dağıttığını toplaman gerekir.

Siz hiç böyle bir durum yaşadınız mı? Dağınık bıraktığınız bir danışanınız oldu mu?

Bana obsesif koplasif disordır hastası olan bir danışan geliyordu. Kadın hem psikiyatra gidiyor, hem bana EFT’ye geliyordu. Uzun süre çalıştık ama hiç ilerleme kaydetmiyoruz çünkü kadın hiç bir şey yapmıyor. Geliyor, rahatlıyor ve gidiyor. Ben artık bırakma noktasına geldim. Benim Geçmiş Yaşam Terapisi eğitimi de aldığım dönem. Bir çalışmada bir enerji diğer enerjiyi açar ya da açtığın enerji işletilmek ister. İşte ben de geçmiş yaşam terapisi alıyorum ya, bende o enerji açıldı. Dolayısı ile ben danışana EFT yaparken, kadın geçmiş yaşama düştü. EFT çalışması sırasında “Burası yanık insan eti kokuyor” demeye başladı. Kadın cüzzamlı kolonisinde olduğunu gördü… Fakat birden bire kendini oradan çıkardı. “Ben buna devam etmek istemiyorum” dedi. O anda devam edersek sorunun çözüleceğini söylesem de dinletemedim. “Hayır” dedi “Ben buna devam etmek istemiyorum.” Neden? Çünkü sorunu çözmek istemiyor. Biraz önce “Nerede kilitleniyorlar?” sorusu üzerinde durmuştuk…. Yarayı, travmayı madalyon gibi taşımayı seven insanlar var. Bizde yaralarımızı karşılaştırmak çok önemlidir.

“Şifa aslında siz beklerken yaşamınıza sızmaya başlar” diyorsunuz… Bu nasıl başlar?

Sen fark etmezsin. Bizler sonuç odaklıyız. Birisi çok güzel bir ayrım yapmıştı: Tedavi sonuç odaklıdır, şifa bir süreçtir. Tedavide ilk amaç semptomu yok etmek, sonra da hastalığı yok etmektir. Bunun için de batı tıbbı ilaç kullanır, ameliyat yapar. Şifa ise, uzun süren, iç dünyana yolculuk yapmanı gerektiren, dış dünyadaki etkenleri inceleyip onları ayarlamanı gerektiren bir süreçtir. Şifanın sonu yoktur. Tedavinin sonu vardır. Mesela nedir benim yolculuğum? Ben kendi yolculuğumda gittiğim Amerika’da bir kadından Reiki eğitimi alıyorum ve zannediyorum ki, ben Reiki eğitimi alınca her şey çözülecek. Onu dediğimden bu yana yirmi yıl geçti. Hala şifalandım mı? Hayır, ama geriye dönüp baktığımda ne görüyorum? Kitabın kapağındaki kadın; sırtı ağaca dönük, ileriye bakıp şifa bekliyor. Orada ağacı bir yeşil sarmaya başlamış…. O öldüğünü zannettiği ağaç yeşermeye başlamış…

ARKAMIZA DÖNÜP BU ÇALIŞMA BANA NE YAPTI? DİYE BAKMAMIZ LAZIM…

Biz sürekli bir sonraki çalışma beni iyileştirecek diye onu arayıp duruyoruz. Artık öyle bir noktaya geldim ki, şunu söylüyorum; “Cevabını aradığım şeyler çok basit.”
KARANLIK ODA… Bir karanlık odaya gireceksin, bir gün boyunca orada oturacaksın. Sıkılıp, patlayıp, böyle için şişinceye kadar orada kalacaksın. Orada cevap gelir. Başka hiç bir şey yapmaya gerek yok. Terapiye de çalışmaya da gerek yok bunu yaparsan. En kanırtıcısı bu. Kendinle baş başa kal. Elinde telefonun, televizyonun, okuyacak bir kitabın olmadan… Bak o zaman cevap nasıl geliyor. Hatta bir güne bile gerek yok, dört saat bile yeterli olabilir. Hani Vipasana yaparlar ya, onun gibi… Bence vipasananın bir duyunu kapatıyor olması çok güzel. Sen bütün duyularını kapat. Adamın merkezinde, beş günlük karanlıkta kalma meditasyonu var ama oraya herkesi almıyor. Ölümle yaşam arasındaki boşluğun yaşandığı bir çalışma…

İnsanlar hep şifayı başkalarından bekliyor? Siz de kitabınızda şifanın başkasında değil, insanın kendisinde olduğunu söylüyorsunuz. Bunu anlamak için ne yapmak gerek?

Bir kere her yer ayna dolu. Etrafta kime sinirleniyorsan dön kendine bak. Diyelim ki, birisi sürekli kendisini methediyor ve sen buna sinir oluyorsun. Dön kendine bir bak. Acaba sen de mi aynısını yapıyorsun? Ya da tam tersi… Sen kendini hiç mi methetmiyorsun? Yaptığın başarıları bile onaylamıyor musun? Niye sürekli sana gelip; “Özlem saçlarını beyaz bırakmayacaksın değil mi?” diye sorana sorman lazım “Benim saçımdan sana ne?” Sana bu sorulduğunda sen de ona “Senin yaşlanmakla ilgili bir derdin mi var?” ya da “Güzel görünmekle ilgili bir sorunun mu var?” diye sorarsın.
Şifayı kendinde aramak demek kendinle yüzleşmek demek aslında… Bir arkadaşım en son Naturel Festivalinde görmüş; beş liraya çakralarına bakıyorlarmış insanların. Sonra da kapalı olan çakralarını açmayı söylüyorlarmış. İnsan kendi davranışına, kendi geçmişine, kendi travmalarına bakmaya cesaret edemedikçe şifa gelmez ama herkes de dönüp travmasına bakmak zorunda mı? Değil elbette ama bakmayanlar hastalık yaşayabiliyorlar. Bu bakanlar yaşamıyor anlamına da gelmiyor ama…. Ben şu fark ettim; bazı insanların üzerine gitmeyeceksin. Onlara da saygı duyacaksın. Bakmak istemiyorsa bırakın bakmasın.

Hastalıklardan konu açılmışken…. Yazarak Hafifleyin isimli kitabınızdan bir bölüm geldi aklıma… Kanser hastası bir kadının yaşadıklarını bir günlük halinde tutması… Bundan biraz bahseder misiniz?

Kadının biri kanser olduğunu öğreniyor. Kemoterapi ve radyoterapi görmesi gerekiyor. Kadın bakıyor, etrafındaki herkes ondan daha mutsuz. Kocası, çocukları, annesi…. Kadın gidiyor kocaman bir defter ve bir polaroid kamera alıyor ve diyor ki, “Her gün kemoterapiye gittiğimde hemşirelerin fotoğraflarını çekeceğim.” Kadın her hastaneye gittiğinde hemşirelerle konuşuyor. Onlara sorular soruyor; “Sen ne yapıyorsun?” “Kaç çocuğun var?”… Hemşirelerin de hastalığa hastalıkmış gibi yaklaşmasını engelliyor. Dikkati kendi kanserinden başka bir yere çekiyor. Sonra eve gelip, o defteri salonun ortasına koyuyor. Çocuklarını, kocasını da çağırıyor ve diyor ki; “Bu süreçte konuşamayacağımız, birbirimize söyleyemeyeceğimiz şeyler olacak. Bu defteri buraya koyuyorum. Herkes öfkesini, mutluluğunu, neyi varsa buraya yazsın.” Ve herkes kadının söylediği gibi yapıyor. Böylece bir sürü şey paylaşıyorlar. Kadın gidiyor, hastanede saçı dökülmüş insanların fotoğraflarını çekiyor. Onların peruklarını kafasına takıyor. Eve gelince bunları deftere yapıştırıp; “Altı ay sonraki halim” diye yazıyor. Olayı hafife alıp, mizah katmak… Mizah çok hafifleten bir şeydir. Konuşmaya izin verir… Aynı metafor gibi.

Son olarak okuyuculara bir de “listeleme” tekniğini anlatır mısınız? Yazarak hafiflemek isteyenler için daha bir çok teknik var ama…

Listeleme çok kolay bir teknik… Bir kere, listelemek zihni rahatlatıyor. Sayfanızı birden yüze kadar numaralandırın ve bir konu üzerine bir liste çıkarın. Örneğin; menopoz. Bu süreçte bir sürü şey yaşıyorum. Kafam karışıyor. Bu yaşadıklarımı uzun uzun yazamayacağım. Ne yapıyorum? Yüzlük liste çıkarıyorum. Aklıma ne gelirse madde madde listeliyorum. İlk otuz üç, çok yüzeyde yaşadığım şeyler; ikinci otuz üçte biraz daha derin; en son otuz üçte gerçekten ben sıkan şeye ulaşabileceğimi söylüyor uzmanlar. Bu bir. İkincisi alıyorsun listeyi bakıyorsun, neler tekrar etmiş. Ne tür kategoriler oluşmuş. Bunları nasıl gruplandırabilirsin. Onu buluyorsun ve ondan sonra üzerinde çalışacağın şeye ulaşıyorsun. Öfke bir tema olabilir. Kayıp başka bir tema olabilir. O zaman oturup onların üzerine yazabilirsin. Liste düşüncelerini odaklamanı sağlıyor.

Yazarak hafiflemek isteyen insanlar Yeşim Cimcoz’a nasıl ulaşırlar?
http://yazievi.yesimcimcoz.com/ adresine tüm iletişim bilgileri mevcut… Yazıevi çalışmaları içinde yazarak terapiye karşılık gelen “Kahramanın Yolculuğu” var…

Bireysel seanslar da uyguluyorsunuz değil mi?

Evet… İsteyenlerle bireysel çalışma yapıyorum.

Peki Reiki, EFT ve Geçmiş Yaşam çalışmaları devam ediyor mu?

Reiki’yi kendime yapıyorum. Geçmiş Yaşam çok nadir olarak, “Gel Özlem. Sana bir geçmiş yaşam yapayım” derim. Tarot da öyle. EFT her zaman benim hayatımda ama eğitim vermiyorum. Kişinin ihtiyacı varsa ona bireysel seans olarak yapıyorum.

Yeşim Cimcoz

Yeşim, Fairfax, Virginia’da üniversiteyi tamamladı ve George Mason Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazın eğitimi gördü. Türk Amerikan Derneği’nde başlayan İngilizce eğitmenliğine, Bilkent Üniversitesi’nde okutmanlık yaparak devam etti ve Fullbright ve USIS sponsorluğunda Dil Eğitimi ve Eğitmenin Eğitimi üzerine yüksek lisans eğitimini tamamladı. Bilgi Üniversitesi hazırlık okulunu kurdu, Yeditepe Üniversitesi’nde yazarlık ve tercüme dersleri verdi.
20 yıllık Reiki, EFT ve Geçmiş Yaşam Terapisi gibi enerji çalışmalarını yaklaşık 25 yıllık yazı serüveniyle birleştiren Yeşim Cimcoz aynı zamanda Yazı Evi’nin kurucusu. ‘İstanbul’u Yazıyorum’ buluşmalarını yürüten ve Yazı Evi’nde yazarlara danışmanlık yapan Yeşim Cimcoz Yazıya Giriş, Roman Atölyesi, Arketipler ve Yazıyla Terapi atölyelerinde eğitmen olarak yer alıyor.