Sevgili Şuayip Dağıstanlı… Siz kendinizi bir SİMURG KUŞU yani ANKA KUŞU olarak tanımlıyorsunuz… Neden?

Simurg Kuşu’nun hikayesini okuyanlar bunu bileceklerdir. Simurg yani Anka Kuşu küllerinden yeniden doğmayı anlatan bir efsanedir. Binlerce kuşun hakikati arayış yolculuklarını anlatır. Kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylre takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. “Aşk”1 denizinden geçmişler önce… “Ayrılık Vadisi”nden uçmıuşlar… “Hırs” ovasını aşığ, “Kıskançlık” gölüne saplanmışlar…. Kuşların kimi “Aşk” denizine dalmış, kimi “Ayrılık vadisi”nde kopmuş sürüden… Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle….Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları azalmış. Altıncı vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu yedinci vadide “yokoluş”ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg zaten OTUZ KUŞ demektir. Farsça “si” otuz “murg” ise kuş demektir. O zaman anlıyorlar ki onların hepsi bir Simurg…. Yani kurtarcı olarak gördüklerini Simurg’un aslında kendileri olduğunu görmüşler. Gerçek yolculuk,i kendine yapılan yolculuktur. Demek istiyorum ki; Sİmurg-Anka’yı beklemekten vazeçip; yok oluşu yaşadıktan sonra bile uçmaya devam edip, kendi küllerimizden yeniden doğmalıyız. Eğer hepimizi birer Simurg olmazsak o zaman bataklığımızda veya kafeslerimizde mahkum kalırız.

Siz de bu yok oluşu yaşayıp, yola devam edenlerdensiniz…

Biraz önce anlattığım hikaye aslında biz insanların da hikayesidir. Biz de aynı yolculuğu yapıyoruz. Ben neden bu kuşa benzettim kendimi? Çocukluğumdan beri hayatımda karşılaştığım şeylerden dolayı elbette ama esas bir yer var ki orası, dönüm noktaso.

Hayatınızın en zorlu döneminden bahsediyorsunuz sanırım…

Evet. Hayatımın en kritik, artık hayat çizgisini, sınırını bana gösteren nokta yirmi yaşındayken geçirmiş olduğum bir felç durumu. Vücudumun %80’i felç olduğu ve klinik ölümü yaşadığım dönem benim hayatımın çizgisidir.

Klinik ölüm dediğiniz yer ölümle burun buruna geldiğiniz yer değil mi? Bir nevi gidip yeniden hayata dönülen sınırı yaşadınız yani…

Aynen öyle.

Nasıl bir histi?

Klinik ölüm yaşamış insanlarla konuştuğunuz zaman hepsi aynı şeyi söyleyecektir; yopun bir ışık, tarif edilmez bir mutluluk ve huzur. Bana şimdi diyorlar ki; “Taşlarla, kristallerle çok fazla uğraşıyorsun…” Belki ben orada gördüğüm renkleri buradaki hayatımda kristallerde arıyorum. O yüzden rengarenk taşlarla bu kadar zaman geçiriyorum. Benim o noktada gördüğüm mutluluğu, huzuru bana burada hiçbir şey vermez. Sadece belki ölüm sınırı.

Siz o ölüm anını yaşayıp, dünyaya geri dönmeyi istemişsiniz… Sizce neden geri döndünüz?

O tabloyu hatırladığım zaman, gözümün önünde rengarenk çiçeklerle dolu uçsuz bucaksız bir meydan ve ışık var. O dağın tepesinde, büyük devasa bir adam… Bembeyaz saçlı ve etrafında bir halka ile ışık saçan biri… Ben oraya doğru giderken o adam beni geri yolladı. Demek ki bu hayatta misyonum bitmemiş.

Nedir sizin bu hayattaki misyonunuz?

Hayattaki herkesin bir hikayesi ve misyonu var. Buraya gelmi herkes bir şey yaşar ve gider. Bazıları iz bırakır, bazıları bırakmaz. Herkes ayrı bir individ, herkes ayrı bir mikro kozmoz. Herkes ayrı bir enerji varlığı. Bunun farkında olmak önemli. Ben bu yaşadıklarımla misyonumu tamamlayıp tamamlamadığımı bilmiyorum; bu soruya cevap vermek çok zor. Ama biliyorum ki bu dünyada olan hiç kimse boşuna burada değil.

YAŞAM BİR SÜREÇ…

Bir çeliğin dönüşmesi için bir süreçten geçmiş olması gerekiyor. Önce metalin çıkarılması, ısıtılması, dövülmesi,…. Bir sürü zaman ve işlem. Güç ve ısı, sıcaklık gerekiyor. Ben de diyorum ki; hayatımda insanlarla veya bazı insanlarla karşılaştığımda bunlar beni öldürmediyse beni iki kat güçlendirir.

Yaşam yolunda insan yaşadıkları ile güçlenerek ilerlerse yaşamının değerleneceğini söylüyorsunuz diyebilir miyiz?

Derler ya; eski uzak doğuda, Japonlar kırılmış bir vazoyu altınla yapıştırırlarmış. Benim hayat felsefem de bu. Bütün yaşadığım yaraları ya da tatsız olayları altınla yapıştırıyorum. Kırılmış yerleri altınla yapıştırılmış bir vazo inanın çok daha değerli oluyor. O altınalar ona on kat daha fazla değer katıyor. Hayata bu felsefe ile yaklaştığında yaşamak da, nefes almak da çok kolay çünkü o zaman sen bazı gerçekleri görebiliyorsun.

Bildiğim kadar sizin zor ama bir o kadar da muhteşem geçen bir çocukluğunuz var. Çocuk sahibi olan ya da olmak isteyen insanlara çocuk yetiştirme ile ilgili ne öneriyorsunuz? İnsanın hayatından çocukluk dönemi önemli çünkü….

Evet zor şartlarda geçen bir çocukluğum oldu. Kalabalık bir aileydik. On kardeşim ve ben… Doğanın içinde muhteşem bir çocukluk geçirdim.
Çocuk konusunda ne öneririm? Bir kere çocuk bağımsız ve kendinden emin olmalı. Düştüğü zaman kendi kendine kalkmayı bilmeli. Bu şekilde yetiştirilmeli. Anne babalar ne yapıyor? Çocuk düştüğünde “Aman canım cicim” diyerek onu kucaklıyor, yerden kaldırıyorlar. Bu yanlış bana göre. Böyle olduğu zaman çocuk her zaman arkasında bir güç olduğunu biliyor ve hiçbir şey için kendisini yormuyor. Bu söylediğimin sevgi ve şefkat ile alakası yok. Bir insan çocukken, kendisi oluşurken savaşmayı bilirse o zaman gelecekte ondan bir şey bekle. Ben bir kere bile annemin beni kucağına alıp, canım cicim diye sevdiğini bilmem. Diğer kardeşlerime sorsanız onlar da aynı şeyi söylerler. Düşünün ki bu kadın, 11 çocuk dünyaya getirmiş, 10 sene boyunca karnında çocuk taşımış. 20 küsur sene boyunca kurumadan süt emzirmiş. Bir anne evladını kucağına almaz mı? Benim annem almadı. Neden böyle yaptı, onun psikolojisini ben bilemem ama sevgisini hissetmedik mi? Hissettik hem de sonuna kadar. Önemli olan içindeki, kalbindeki, ruhundaki sevgi ve şefkati, o enerjiyi bütün hücrelerine kadar çocuğa hissettirmeniz. Burada söylemek istediğim, önemli olan ağzından çıkan bir kelime değil senden çıkan enerjinin önemli olduğudur.

Şimdiki pedagoglar sizinle çok aynı fikirde olmayabilir… Ne dersiniz? Onlar çocuklar ile iletişimde başka davranış modellerinden bahsediyor. Çocuğun gözlerinin içine bakarak konuşmak, onun boyuna inmek, vs….

Maalesef ki bu işler matematik veya geometrik şekilde olmuyor. Ben böyle düşünüyorum.

Belki de sizin dediğiniz gibi büyüyen çocuklar, daha küçükken kendi içlerindeki gücü de fark ediyorlar. Birçoğumuz gibi bunu sonradan aramak zorunda kalmıyorlar…

Bana öyle çok anne baba geliyor ki; çocuklarının bağışıklık sistemi tamamen çökmüş, organizma en ufak bir bakteri ya da enfeksiyon ile bile nasıl savaşacağını bilmiyor. Ben bu durumda ilk fırçayı anneye atıyorum. Neden? Çünkü en ufak problemde çocuğu doktora götürüp, antibiyotikleri yüklemiş. Bugün çağımızın en büyük problemlerinden biri bu. Doktorların cahilliğinden mi, annelerin cahilliğinden mi ya da daha da kötüsü doktorların parasal açıdan acımasızlıkları mı? Bilmiyorum. Anneye bakıyorsun; okumuş, etmiş, üniversite mezunu ama en ufak hastalıkta hop antibiyotik. Bunun tamamen kurtarma iç güdüsü ile yapıyor ama çocuğu küçücük şey için doktora götürüp ona bir sürü kimyasal madde ile müdahale ediyor. Bu ne demek oluyor? Organizma daha çocukken, en ufak bir hastalığa karşı savaşmayı bilmeden öldürülüyor. Oysa organizma savaşmayı bilmeli. Benim şansım sanırım çocukken tabiatta var olan tüm mikroplarla tanışmış olmam. Doğada ne varsa, bütün bakterilerle küçük yaşta tanıştım.
Geçen gün çok yakın dostum olan Billur (Kalkavan) ile konuşuyoruz. Biliyorsunuz çok zengin bir ailenin kızı. Yalılarda, köşklerde yaşamış biri… Annesi de hala hayatta. Allah uzun ömür versin. Bana hep der ki; “Benim çocukların doktoru veteriner.” Ve o veteriner 102 yaşında ve o da hala yaşıyor. Billur’un annesi; “Çocuklarım kedi köpekle aynı tastan su içiyordu” diye de hep söyler.

Bırak çocuğuna aynı kaptan su içirmeyi, çocuğu olunca evindeki hayvandan vazgeçen bir nesil var şu anda…

Maalesef böyle acımasız davranan çok insan var. Oysa çocuklar hayvanlarla büyüdüklerinde daha mutlu, daha sağlıklı, daha kıvrak zekalı ve daha insancıl oluyorlar. Çocukken onlarla aynı dili konuşmayan varlıklarla diyaloga geçebiliyorlar yani aralarında bir enerji alış verişi oluyor. Çocuk hayvanlar ile bir telepati gücü kuruyor. Yani, hayvan o çocuğu geliştiriyor… Örneğin benim çocukluğumda dağın tepesinde yetişen yabani armutlar vardı. Taş gibiydiler. Kayalara sürterek ancak suyunu içebilirdik. Rende makinen yoksa ya da o armudu kesecek biçecek bir şeyin ne yapacaksın? Taşa sürteceksin. Şimdi düşünüyorum da; benim en büyük servetim hakikaten benim çocukluğum. Ben neredeyse yedi yaşına kadar ayakkabı görmedim. Büyüklerimin küçükleri ve eskileri elden geçirilerek bana verilirdi hep. Parasal açıdan baktığımda evet imkanlar yoktu ama yine çocukluğum muhteşemdi.

O yokluğun içinde mutluydunuz…. Doğru mu anladım?

Evet. Hem de çok mutluydum. Sadece ben değil diğer kardeşlerim de, hepimiz mutluyduk.

Günümüzde YOKLUK insanları MUTSUZ ediyor ama… İnsanlar sahip olamadıkları için depresyonda yaşıyorlar…
Ben o zaman da mutluydum, şimdi bunları anlatabildiğim için de mutluyum. Şehirde yaşayan ve bu röportajı okuyan insanlar kendilerini bir Küçük Prens masalı ya da bir roman okuyor sanabilirler ama bu böyle..
Şu anda maalesef insanlar ayakkabısının olmasını bırak, bilmem ne marka ayakkabısı olmadığı için dertli. Ya da bilmem kaç model yeni çıkan telefonu alamadığı için… Bu konuya girersek, geçmiş olsun çıkamayız.

Çocukluk hakkında bu kadar konuşmuşken, onlarla yaptığınız çalışmalara değinmek istiyorum. Özellikle sınav zamanı çocuklarla çalışıyorsunuz değil mi? Bu seanslardan biraz bahseder misiniz?

Evet. Sınav streslerini atmak için çocuklara yardımcı oluyorum. Seans esnasında ben çocuğa güven ve güç veriyorum. Onu sakinleştiriyorum. Beynindeki o yoğunluğu, stresi, baskıyı alıyorum. Aslında çocuk ve hatta insan bir şeyi bir kere duyduktan, gördükten sonra unutmaz. Hatta ölse bile unutmaz. O bilgi senden sonraki nesillere bile taşınır, hafızaya kaydedilir. Çocuk bunu bilmiyor, dolayısı ile ezberliyor. Sadece Türkiye’de değil, her yerde, ezberleme üzerine kurulu bir sistem var. Ezber bozmak lazım. Çocuk sınavdan bir gün önce ders çalışmayı bırak, kitabın sayfasını bile açmamalı. Bambaşka şeyler yapmalı.

Bu seanslarda da biyornerji uyguluyorsunuz değil mi?

Evet.

Kaç seans gerekiyor?

Bazı çocuklar depresyonda oluyorlar, onları depresyondan çıkarmak gerek. Bazılarında sadece stres oluyor, onlar bir iki seansta çözülüyor. Bu çalışma bugüne kadar hemen hemen %99 başarılı oldu diyebilirim. Neden başarılı? Çünkü senelerdir bu konuda çalışıyorum, tecrübem var.

Sizin “Kendini Programlama” adını verdiğiniz bir çalışmanız var. Nedir bu kendini programlama?

Siz TV seyrediyorsunuz; TV kumandası sizin elinizde. O kumanda ile istediğin programı açabilirsin, sesini ister kısarsın ister yükseltirsin. Öyle değil mi? O zaman neden siz kendi duygularınızı, kendi enerjinizi programlamıyorsunuz. O gücü, enerjiyi ya da potansiyel kuvveti açığa çıkarması için neden bir anahtar bulmuyorsunuz? Benim kendini programlama dediğim şey, herkese kendi hazinelerinin anahtarını vermek. Bu anahtarı kendinde oluştur, sonra istediğin zaman hazinene gir, istediğin zaman oradan çık. Organizma çok güçlüdür. Trans haline girdiğinde 600-700’e kadar farklı ilaç üretebilir ama bunun için bir ortam oluşturmak gerekir. Sen o atmosferi, ortamı oluşturduğun zaman ve ona programı verdiğinde organizma ne yapacağını bilerek çalışır. Bilmeden kendi haline bıraktığın zaman da organizma, kendi ayarını yapar. Her organizmanın kendini regule etme, iyileştirme gücü vardır. Dediğim gibi yapılması gereken tek şey buna ortam oluşturmaktır. Bunu biz kendimiz de yapabiliriz ya da benim gibi profesyonel insanlardan yardım da alabiliriz.

Bu iyileştirmeyi kendileri yapmak isteyen insanlara ne önerirsiniz? Ne yapmaları gerekiyor?

Bunu kendisi yapmak isteyen insanın bir kere şunu anlaması gerekiyor; “İnsan kendi gücüne inanmalı”. Her şey inançla başlar. Ben bu sehpanın üzerinden atlayacağım dediğim zaman öncelikle buna inanmam lazım. İnanmazsam ne yaparsam yapayım atlayamam. Bir böcek deneyi var, biliyorsunuzdur. Böceği kağıdın üzerine koyuyorlar ve sonra o yürürken önüne çizgiler çekiyorlar. Böcek çizgileri görünce geri dönüyor. Aslında onlar sadece birer çizgi. Böcek istese üstlerinde geçebilir ama geri dönüyor. İnsanoğlu da böyle. Programlanış robotlar gibi yaşıyoruz. Birileri bizim yerimize ne yiyeceğimize, nerede tatile gideceğimize karar veriyor. Kimi seveceğimize bile başkaları karar veriyor. Bir toplum ancak kendi kararlarını veren bireylerden oluşursa o zaman sağlıklı ve mutlu bir toplum olur.
Bir toplum kendi karar verenlerden oluşursa o zaman sağlıklı ve mutlu bir toplum olur.

Bir dönem İstanbul’da işleriniz çok iyiyken, birden bire her şeyi bırakıp Prag’a gidişiniz var. Bu da sizin kendinizi programlamanızın bir parçası mı? Her şey yolundayken neden hepsini bırakıp, hiç bilmediğiniz bir yere gittiniz?

Bir bardağın dolması vardır. Bardak dolduğu zaman taşmaya başlar. Benim o dönem Prag’a gitmem hayatımı kurtardı. Bana yol gösterdi. Ben bunu rüyamda görmüştüm.

Haberci rüyalarınız var yani..

Evet. Hala da görürüm ama istediğim zaman. İstemediğim zaman görmem. Kafam karışmasın diye.

Prag’a gideceğinizi de rüyanızda gördünüz ve bir rüyanın peşinden gittiniz?

Aynen öyle. Biliyor musunuz bu aslında çok güzel bir soru; Neden her şeyi bırakıp gittim? İnsanın bir eyfuri hali vardır. Nasıl söylemeliyim? Eyfariya…. Yani mutluluk, samatha… Transa geçmiş gibi olduğu bir haldir. O dönemde insan kendini kokulu bir şey zanneder. Orası çok tehlikeli bir çizgidir. Eğer o çizgiyi aşamazsan kendini şizofren koltuğunda bulabilirsin. Benim eğitimlerimde hep söylediğim bir perde vardır, arkasında iki koltuk olan bir perde. O koltuklardan biri şizofren, biri de alemci koltuktur. Ben oraya gitmek istemediğim için Prag’a gittim. Orada hiç bilmediğim bir işi öğrendim ve Prag’ın en büyük radyosunda spikerlik yaptım. Farkında olmadan kendini o şizofren koltukta bulan çok insan var.

Sonra kısa bir zaman sonra Türkiye’ye geri döndünüz? O da rüyanızda görerek verdiğiniz bir karar mıydı?

Hayır. Bir adamın tek bir cümlesi ile dönmeye karar verdim.

Neydi o cümle?

Radyonun yemekhanesindeydim. Bir an önce yemeğimi yiyip, bilgisayarın başına gitmeyi düşünüyorum. Herkes öyle zaten orada. Kimse kimseyle konuşmuyor. Yine aynı şekilde monoton bir gündü. Bir adam karşıma oturdu ve dedi ki; “Geldiğinden beri seni seyrediyorum. Hayranlıkla da seni takip ediyorum. O nevruz bayramındaki dansını unutamam.”

Dansta hayatınızın bir parçası değil mi?

Evet. O zaman da profesyonel olarak Kafkas dansları yapıyordum. Çok da severek yapıyordum.

Adam dansınızı izlediğinde ne hissetmiş?

Bana dedi ki; “Sen burada kalırsan bizim gibi gri bir kuş olacaksın. Oysa sen çok renklisin.” Haklıydı. Ben oranın dışında biriydim. Adamın dediği gibi kafesten uçmazsam aynı onlar gibi olacaktım ve ben bu lafla kendime geldim. Yemeğimi bile bilmeden bilgisayarımın başına geçtim ve sordum; “Ben burada ne yapıyorum?”
Bu soruyu kendime sorabilmek önemliydi.

Belki de oraya kadar gitmenizin bir başka sebebi vardır… Hayatta hiçbir şey nedensiz olmuyor…

Olabilir. “ Ben burada ne yapıyorum? “ diye sorduktan sonra geçmişe bakıp bir analiz yaptım. Oraya gittiğimde sadece radyoculuk yapmak istiyordum, hasta görmek istemiyordum ama emekli bir albay ile tanıştım. Hala yaşıyor, Amerika’da. Onun beyin tümörü vardı. Hasta görmek istemesem de, orada bulunduğum süre boyunca ona seans yapmak için vakit ayırdım. Masmavi gözleri anneme benziyordu ve o gözlerde bir yalvarış vardı. Hayır diyememiştim. Seanslar sonrası Elizabeth kurtuldu. Belki de oraya gidişimin bir sebebi de oydu, bilemiyorum.

Sizin hayatınızda Yoga da önemli bir yer tutuyor değil mi?

Evet. %80 felç olduğum zaman hatha yoga ile çok ilgilendim ve gerçekten benim hayatımın kurtulmasında çok önemli bir yol oynadı. Ne var ki, insanlar son zamanlarda bunu jimnastik hareketleri gibi görüyorlar. Oysa yoga bir felsefedir. Bir bakış açısıdır. Din midir? Hayır. O bir yoldur. Bir tarikattır çünkü tarikat yol demektir. İnsan var olduğundan beri harmoniye ulaşmak için bir yol arar. Dünyada kaç milyar kişi varsa o kadar kişinin amacı da aynıdır; samathaya ulaşmak. Tanrı’ya ulaşmak. Bir çok insan bir şeye tapmakla ona ulaşacağını düşünüyor.

Felsefeleri şekle indirgemekten bahsediyorsunuz sanırım….

Evet aynen öyle. Halbuki Kuran’da da yazmıyor mu; “Ben sana şah damarından aha yakınım…” Öyleyse insan neyi arıyor ki. Belki bir araç ama o kadar… Yoga için de aynı şey… Kısacası, yogada bir pozisyonda oturup, sadece hareketi yaparak nirvanaya ulaşılmaz. Mümkün değil. İslamiyet’e baktığınızda –eğer doğru algılanırsa- insanoğlu için yoganın belki on kat daha fazlası var.

AUM – AMİN – AMEN; Kalpten beyine giden titreşim….

Benim bütün dinleri birleştirdiğim bir nokta var. Hepsinde kalple beyin arasında bir titreşim vardır. Dinlerde ne deniyor? Amin…. Amen…. Aum… Bu sesleri çıkardığınızda dikkat edin, hepsinde kalben beyne giden bir titreşim vardır. Dünyadaki her şey frekanstır, bir titreşimdir.. Biyoenerji de bir titreşimdir. İnsanın düşüncesi de, konuşması da, dünyadaki her ilişki birer titreşimdir. Her şey bunun üzerine kurulmuştur. Onun için ben diyorum ki; “Sözlerini bırak, düşüncelerine bile dikkat et!”

Düşüncelere gerçeğe dönüşebilir….

Aynen öyle… Şu anda information medicine (Informasyon medisin) diye bir akım var. Informasyon ile insan nasıl tedavi edilir araştırılıyor. İnsan bilgisayara mı bağlanacak? Birilerinin karşısına mı oturacak ya da enerji yüklenmiş bir tablet mi verilecek? Yoğun bir şekilde bunun üzerine çalışılıyor. İnsanoğlu artık beynin çalışmayan bölümünü daha fazla çalıştırmak zorunda kalıyor. Şimdi dünyada var olma savaşı var. Dünya savaştan ibarettir. O yüzden herhalde bir çocuk doğduğunda ağlar ama ölürken ağlayanı hiç görmedim. İnsanoğlunun ilk önce içindeki tanrıyı bulması, kendi için keşfetmesi gerekiyor.

Hastalarınız genel olarak hangi şikâyetlerle size geliyorlar? Alternatif tıp ne tür hastalıklar için tercih ediliyor?

Bunu sıralamak biraz zor. Bunca senedir – yaklaşık 25 sene- bu işin içinde olduğumdan çok çeşitli sebeplerle gelen hastalarım oldu. Dünyada kaç milyar insan varsa o kadar sayıda ayrı bir individ var. İnsanların parmak izleri birbirine nasıl benzemezse hiçbir organizma da birbirine benzemez. Her organizma bambaşka şekilde çalışır ama modern, klasik battı tıbbı olaya öyle bir bakıyor ki, organizmayı bir makine olarak görüyor. Bir fabrikasyon var. Ben her zaman şunu söylüyorum; “Benim bedenim, mikokozmos için ilaç üretmek istiyorsan bir fabrika kurmalısın. Sadece bir tek benim için bir ilaç üretmeli ve bu tek ilaç için bir fabrika kurmalısın.” Modern tıp böyle düşünmez. Farmakolojide, eskiden, ilaçlar on senede bir değişiyordu şimdi neredeyse her ay yeni bir ilaç çıkıyor. Sadece isimleri değişiyor, içeriklerde ne değişiyor belli değil. Zaten içindekileri o kadar küçük harflerle ve anlaşılmaz bir dille yazıyorlar ki, hastanın onu anlaması mümkün değil. Bütün yazılarınlar Latinceyi çok iyi bilen avukatlar için yazılmış gibi, ki zaten bütün o yazılanlar sadece avukatlar için yazılıyor. Onu okuyacak göz de kimse de yok, öyle bir gözlük de…
Bu dünyanın içinde ben diyorum ki; “Önce ilaçsız tedavi, sonra ilaç ve en son olarak operasyon.”
Bugünün insanın sürekli koşturma içinde ve bir türlü derdi bitmiyor. Çocuğu hangi okula gidecek? Yandaki komşu en son çıkan TV’den almış, hemen kendisinin de alması gerekirmiş,… İnsanların bitmeyen bilmeyen dertleri var… Herkesin hayatı borş çorbası gibi.

Fiziksel rahatsızlıkları olanlar dışında sadece psikolojik olarak rahatlamak isteyene hastalarınız da var…

Evet. Onun dışında son zamanlarda onkoloji hastaları çoğaldı. Ondan sonra, migren hastaları, sinirsel rahatsızlıkları olanlar, depresyondakiler…. Aslına bakarsanız, normal bir insana bir hafta ana haber bültenini izletseniz, onu hemen Bakırköy’e göndermeniz gerekir.

Hastalıkların temelinde insanın kendi düşünce sistemi var değil mi?

Aynen öyle. İnsanların bunu anlaması gerekiyor. Kendilerini korumayı, arındırmayı bilmeleri gerekiyor. Amaç bu olmalı. Tabii şehirde yaşarken kirlenmemek mümkün değil. Sen bağımsız hiçbir şey yapamazsın. Senin komşun orada mutsuzsa, o frekans ondan sana da geçiyor. Sokağa çıktığın andan itibaren o nevrozlu, kendi içindeki problemi çözememiş insanlarla muhatap olmak zorundasın.

Siz kendinizi nasıl koruyorsunuz? Nasıl arındırıyorsunuz?

Ben adada yaşıyorum ve orası beni kurtaran bir yer. Orada uyku uyuyabiliyorum çünkü sessizlik var. Doğayla birleşebiliyorum. Adadaki turistler gittikten sonra paten yaparken ya da bisiklete binerken huzuru ve doğanın sesinin yaşayabiliyorum. Doğa ile bir olabiliyorum.

Meditasyon da var mı hayatınızda?

Benim yaşam biçimimin kendisi bir meditasyon. Ben taş dizerken de, yürürken de meditasyon halindeyim. İnsanoğlu farklı şekillerde transa geçer. Kimisi bunu para sayarak yapar. Öyle transa geçer ve öyle mutlu olur. Benim için, sabah kalktığımda paten yapabiliyorsam ve doğada kimse olmadığı zaman denizin ferahlığını ve dünyanın yeniden doğuşunu izleyebiliyorsam işte bu en büyük meditasyon hali.

“Bu kadar derdin arasında bir de börtü böcekle mi uğraşacağım?” diyen insanlarla dolu etrafımız. Bir ağaca sarılan deli gözüyle bakılıyor hala…

Maalesef… Ve bu insanların sayısı çoktan da çok. %98

Peki bu %98’e nasıl anlatılacak bu güzellikler? Doğanın ilham verici olduğu nasıl gösterilecek?

Zor soru. Nasıl görecekler? Yere çakıldığı zaman görecek. Çünkü maalesef insanlar yere çakıldıkları zaman bazı şeyleri görmeye başlıyorlar.

Ve bir soru daha… Sizin eğitmen yanınızı da düşünerek soruyorum. Herkes enerji terapisti olabilir mi?

Dünyadaki herkes bir şifacıdır zaten. Dünyada olan her şey bir şifadır. Bir kedi, bir köpek, bir insan… Bunun sadece nasıl yönlendireceğini ve kullanılacağını bilmek gerekiyor sadece. Eğitim konusunda ise bir noktayı vurgulamak gerekiyor… Bir sürü konservatuar, bir sürü güzel sanatlar akademisi, bir sürü üniversite var. Buralarda onlarca öğrenci okuyor, buralardan mezun oluyor ama kaç tanesi sivriliyor. Eğer senin içinde o cevher ve inanç yoksa hangi okula gidersen git senden bir şey çıkmaz. Bir öte yandan İbrahim Tatlıses… Konservatuvarlı mı? Hayır ama Allah vergisi bir yeteneği var. Adı Pavarotti ile birlikte anılıyor. Allah bu sesi ve titreşimi ona vermiş, o da okula gitmese de onu nasıl kullanacağını bilmiş. Önemli olan o sesi çıkartacak atmosferde büyümek. Yoksa ne yaparsan yap olmaz.

Ben de zaman zaman seminer veriyorum, bazıları bir şeyler yapmak istiyorlar fakat olmuyor, çıkmıyor. Sen enerjiyi aktarıyorsun, yolda giderken karşısına çıkacak levhaları nasıl kullanacağını anlatıyorsun, trafik lambalarını gördüğünde kırmızıda durmasını yeşilde geçmesini söylüyorsun ama yok adam kırmızıda durmuyor. Sanki o oradaki trafik direği ile savaşıyor. Demek istediğim bir insana araba kullanmayı ne kadar öğretirsen öğret, trafik kurallarına uymuyorsa olmaz. Spor yaparken de bu böyle… Öğrendiğini uygulamazsan, çalışmazsan, kaslarını hareket ettirmezden olmaz. Antrenöre bakıp durarak, dışarıdan protein tozu alarak sporcu olunmaz.

Size o kadar çok soru sorabilirim ki… Bu röportaj saatlerce sürebilir. Son olarak; kirlian fotoğraflarından bahseder misiniz? Siz de tedavi öncesi kirlian teknoloji kullanıyorsunuz.

Bu aslında çok eskiden beri bilinen bir efekt. Parmaklardan aktarmış olduğun bir görüntü vizyon olarak bilgisayara aktarılıyor oradan da vizyon olarak çakraların şekli, konumu aktarılıyor. Bu diagnostik bir cihazdır. Kirlian teknoloji sayesinde beş on dakika içinde hasta hakkında birçok bilgiye sahip oluyorsun. Depresyonda mı? Enerji yüksek mi düşük mü? Hangi organ koruma altında… Hangisi enerji üretiyor yani hangi organ aktif hangisi değil. Bütün organlar ve meridyenler birbirine bağlıdır. Bir organda bir problem yaşanırsa bir süre sonra diğerleri de problem yaşar. Kirlian teknoloji ile çıkarılan tablo bütün bunları önlemek için kullanılıyor. Tedavide en büyük başarı teşhis koymaktır. Teşhis başarılı ile tedavi de başarılı olur. Eskiden ben bunu ellerimi kullanarak yapıyordum ama o şekilde insanları, özellikle de somut alışverişi seven Türk insanını- inandırmak zordu. İnsanları söylediklerimi kafadan atıyormuşum gibi düşünüyorlardı. Ben ne yapıyporum? Enerji veriyorum. Gözle görülmeyen bir şey. Onun için inanamıyorlardı. Allah Allah! Nasıl olur? diye soruyorlardı. Zaten sanıyorum benim hayattaki en büyük başarım; Türkiye gibi bir yerde bu konuda ilerlemektir. Benim söylediklerimi kabul etmeyen profesörlerle tartıştım. Öyle ki hem dediklerimi kabul etmiyorlar, hem de beni gördükleri yerde “Şurama bir elini koyar mısın?” diyorlardı. Sonuç ortada. Ben inandığım şeyi yaptım ve anlattım. İnandığım şey için ömrümü verdim.

Enerjiyi, görülmeyeni anlatmak zor bir şey ama..

Ben enerji anlatmıyorum ki aslında. Benim tek amacım insanların kendilerini görmelerini sağlamak. Farkında olmak dünyada birçok şeyi çözer.

Haklısınız ama “Ben önce borçlarımı ödeyecek parayı bulayım sonra kendimi bulurum” diye düşünen öyle çok insan var ki…

Tabii ki bu insanlardan çok var çünkü farkında değiller. Parayı bulup çok zengin olan ama o parayı tekrar sağlığına kavuşmak için harcayan insanlar da var. Hem de çok. İnsanların derdi bitmez. Popüler olmak isterler, olurlar sonra kimden nasıl kaçacaklarını bilemezler. Evlenmek isterler, evlenirler sonra nasıl boşanacaklarını bilemezler. Parayı kazanır, onu kazanırken sağlığını kaybeder sonra sağlığını nasıl kazanacağını bilemez…

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben sonsuza kadar eklerim de eklerim ama sonra bu işin içinden çıkamayız. Kısaca şunu tekrar söyleyeyim; “İnsanlar kendilerini bulsunlar.”

KİRLİON TEKNOLOJİ

Parmak izinden sağlık analizi
Yıl 1939… Rus mühendis Semyon Davidovich Kirlian ve eşi Valentina Khrisanova Kirlian işlerinin başındaydılar. Fotoğraf filmini tab ediyorlardı. Fotoğraf tepsisinin üzerindeki cisme elektrik yükü verdiler ve tamamen tesadüf eseri, tepside bir resmin oluştuğunu gözlemlediler. Bu noktadan yola çıkarak aynı yıl bir aygıt geliştirdiler. Araştırmalarını derinleştirdikçe söz konusu resmi oluşturan ışınımların daha çok canlı bedenlerden yayıldığını saptadılar. Kirlian çifti renkli ışınımları görüntü haline getirmeyi başardı. Aradan çok geçmeden, cihaz ve teknik, bilim dünyasında kabul gördü. Tekniğe ‘Kirlian’ adı verildi. Bugün, ‘aura’nın (canlıların bedeninden yayılan ışınımla oluşan ve yayılan tesir kuşakları tarzında kendini gösteren elektromanyetik alan) varlığını kanıtlayan bu sistem, alternatif tıp uzmanları tarafından kullanılıyor.

DR. ŞUAYİP DAĞISTANLI / BİYOENERJİ UZMANI

Geçirmiş olduğu bir kaza neticesinde bedeninin büyük bir kısmı felç olduktan sonra, kendi kendini tedavi yöntemini geliştirip uygulayarak felçten kurtuldu.. 1996 yılında Moskova’da Birleşmiş Milletler ve UNESCO nezdinde kurulan komisyon tarafından verilen ALTERNATİF TIP İLİMLERİ doktoru ünvanına sahip oldu.

“Bazen kendimi göçmen kuşlara benzetiyorum, kimi zaman bir kartala kimi zaman da bir Simurg’a…. Her gittiği yerde bir yuva kurar kuşlar, ama mevsim sonunda başka yerlere göç eder, özgür yaşamlarını sürdürürler. Ben de özgür bir kuş gibi görüyorum kendimi. O upuzun yolları uçmak kolay mıdır sanıyorsunuz? Elbette kolay değil… bazen yakıcı güneşin acılarına katlanırsınız, bazen güçlü rüzgarlar savurur sağa sola, bazen de iliklerinize kadar yağmurlarla ıslanırsınız….” (SİZ DE BİR SİMURGSUNUZ KİTABIN ARKA KAPAĞINDAN ALINTI)