Bedenimizde hastalık veya sıkıntı olarak beliren, “şimdi öğrenme zamanı” diyen uyaranlar, kendi gerçek duygularımıza ulaşmak için bize karmaşık görünen yollar çizerler. Bir çocuk duygularını fark etmek için, doğduktan sonra ortalama bir buçuk ile üç yıla ihtiyaç duyar. Bunları da bedeni üzerinden algılar ve adlarını koyamaz. Birinin ona, “Şimdi korktun,” “Şimdi bana kızdın,” diyerek duygusunu tanıştırmasına ihtiyaç duyar ama çocuk büyüdükçe zihin devreye girer ve duyguları manipüle etmeye, dikkati bedenden kendine çekmeye başlar. Zihnin iyice geliştiği ve varoluşun diğer boyutlarını bastırdığı durumlarda, yetişkinlerin de çocukluktaki gibi duygularını yeniden adlandıracak birine ihtiyacı ortaya çıkar.

Her duygumuzu yeniden anlamlandırmaya veya gözden geçirmeye ihtiyacımız yoktur. Kaldı ki hayatın her anında duygumuza ve kendimize bu kadar şahitlik etmeye başlarsak, şahitlik edeceğimiz bir yaşantı ve o yaşantı içinde doğal bir “ben” de kalmaz.

Bu noktada izini sürmemiz gereken, sıklıkla tekrar eden, çoğunlukla uyaran ortadan kaybolduğunda bile bizi terk etmeyen duygulardır. Bu tekrarlanan negatif duygular, genellikle bizi korumak için ortaya çıkmış olup gerçek duygularımızın kılıflarıdır.

Öfke, sıklıkla dışa vurduğumuz, güçlü ve dikkati fazlası ile üstüne çekerek arkasına pek çok başka duyguyu sığdırabilecek kadar çok enerji yüklü bir duygudur. Bu özellikleri ile öfke, korktuğumuzda, üzüldüğümüzde ve sorunları yadsıma ihtiyacımızda hemen imdadımıza koşar.

Öfkenin, korku gibi güçlü ve doğal bir duyguyu bile gölgeleyebilmesinin en güzel örneklerinden birini sokakta görebilirsiniz. Küçük çocuk annesinin elinden kurtulur ve yola fırlar, fren sesi ile annenin çığlığı birbirine karışır, neyse ki araba durur. Anne koşar çocuğu yakalar, kenara çeker ve bir tokat yapıştırır. O kadar çok korkmuştur ki, kızdığını sanmaktadır. Ve eğer anne biraz doğal akışında ise biraz sonra ağlamaya başlayabilir.

Öfke, kendimize hangi alanlarda izin verdiğimiz, hangi alanlarda yasaklar koyduğumuz hakkında da fazlası ile güçlü mesajlar taşır. Bir şeylerin bizi çok ama çok kızdırmasının sadece ve sadece iki nedeni olabilir. Ya o özelliğin kendimizde de olduğunu yadsıyarak karşı tarafa yansıtıyoruzdur ya da o özelliğin hayatımız boyunca kendimizde olmasına hiç izin vermemişizdir.

Yalanı kimse sevmez ama bazıları daha çok sevmez. Bu insanlara baktığınızda ya ayaküstü kolaylıkla yalan söyleyebildiklerini ama bunu hiç fark etmediklerini görürsünüz ya da yalanın da insana dair bir şey olduğunu kabul edemeyecek kadar katı olduklarını ve hayatları boyunca kendilerine yalan söyleyebilme imkanını hiç tanımadıklarını fark edersiniz.

Tahammül edemeyecek kadar güçlü duygular geliştirdiğiniz herhangi bir olaya bakın ve orada, bu iki uç arasında hangisinde olduğunuzu fark edin. 

Kaynak: Mutlulu Kulübü / Müge Çevik