Yıllar evvel, Çıralı sahilinde; grili kahveli, beyazlı sarılı, kırmızılı yeşilli, büyüklü küçüklü çakıl taşları üzerinde elimdeki bembeyaz kâğıda duygularımı yazmaya çalışırken ben kâğıda kâğıt bana bakakalmıştık. Ne yazacağımı bilmediğimden değildi kalemimin suskunluğu. Bir an zihnim bomboş kalmıştı. Derin bir sessizlik, derin bir beyazlık, derin bir huzur kaplamıştı içimi. Durmak bilmeden konuşan zihnim susuvermişti.

Farkında bile olmadan çıktığım farkındalık yolculuğum çok sevdiğim çakıl taşları üzerinde başlamıştı; bundan yaklaşık on iki yıl evvel. Başka yerde olmazdı zaten, ayıp olurdu can parem çakıllarıma.

Hayatımı sevdiklerimin istediği şekilde yaşadığım dönemlerdi. Kendi isteklerimin, sevdalarımın raflara kalktığı, üzerlerinin sıkı sıkıya örtüldüğü bir zaman dilimi. Dışarıdan bakıldığında birçokları tarafından gıpta edilecek bir yaşam, içeriden bakıldığında alev alev bir yangın yeriydi. Her sabah gün doğuyor, her akşam gün batıyordu ama ben hiçbirinin tadını çıkaramıyordum. Bugün yaşam yolu rengim olduğunu bildiğim gün batımı renginin neye benzediğini unutmuştum neredeyse…

Başkalarını mutlu etmek için o kadar başka yollara girmişim ki, kendi rengim bile benden kaçar olmuş o vakitler. Bütün bunlara şimdi anlam verebiliyorum; o zamanlar farkında bile değildim. Dedim ya, varsa yoksa sevdiklerimi mutlu etme, topluma uygun cici kız olma çabası. Mutlu değildim, huzurlu hiç değildim. Henüz sararmadan ağacın dalından kopmuş bir yaprak gibiydim. Sevdiğim bir yere konsam belki tekrar kök salacak, yenilecektim ama rotamı kendim tayin edemiyordum ki. Gücüm yoktu rüzgâra eşlik edecek. Tek yaptığım ona kendimi teslim etmekti; alıp kabul etmek yerine, rüzgârın beni savurmasını kabullenmekti.

O günlerde ne zaman içim sıkılsa, nefes alamaz hale gelsem; ne zaman kalabalık içinde kendimi yalnız hissetsem, yüzümdeki maskeleri indirme ihtiyacı duysam çakıl taşlarımla buluşmaya giderdim. Ben sessizce kendimi anlatırdım onlara, onlar da beni dinlerlerdi. Bana dost olurlardı; dosttan da öte sırdaşımdı onlar benim. Ne ayıplarlardı beni, ne öfkelenirlerdi bana; ne bir beklentileri vardı, ne bir menfaatleri. Sadece dinlerlerdi. Kim bilir belki o gün beni dinleyen çakıl taşları bugün birer kum tanesidir. Laf aramızda çakıl taşlarını kumdan daha fazla severim; üzerime yapışmadıklarından sebep kanımca. Aslına bakarsan hepsini seviyorum ben, her biri ayrı kıymetli.

Çakıl taşları bana dönüşümün ne muhteşem bir şey olduğunu anlatıyor. Dalgalar vurdukça ufalanan koca kaya parçaları önce birer çakıl, sonra incecik kum taneleri oluyorlar. Kim demiş aşınmak kötüdür, kim demiş küçülmek sona gitmektir. Hayatta her şeyin bir bakış açısı; her şey kıymetli, her şey değerli. Bu cümleleri de, sahilde, kulağıma fısıldayan yine benim rengârenk çakıllarımdı.

Velhasıl kelam; sevdiceğimdir onlar benim. Pek de güzel masaj yaparlar ayrıca. Çıplak ayakla sahilde yürürken, ayağına batan çakıllar ayağını acıtırsa dikkat kesil acıyan yere, bir mesaj veriyorlardır sana.

Mutlu olmanın zor, içimdeki ve dışımdaki dengeyi bulmamın imkansız olduğunu düşündüğüm günlerde bana demişlerdi ki;
“Aslında çok kolay. Sadece kendi değerini ve gücünü farkına var. Nefesin en büyük gücün.”
“Nasıl yapacağım?” diye sordum.
“Bütün kilitlerin anahtarı sende” oldu cevapları.
Şimdi ben de sana aynısını söylüyorum; ASLINDA ÇOK KOLAY….
Yeter ki seç.
Yeter ki kendi gücünü ortaya çıkarmak iste.
Yeter ki kendi değerini görmekten kaçma.
Yeter ki kendinle yolculuğa çıkmaya hazır ol.

Hazırsan, kendinle baş başa yapacağın bu seyahatinde, rehber olması adına birkaç küçük adım paylaştım seninle. Umarım her adımda eğlenirsin; her adımda yüklerini bir kenara bırakıp biraz daha hafiflersin.

Özlem Çetinkaya
Dengeli Yaşam Rehberi