Beliz Kudat Kimdir?

Kendimi aslında işimle tanımlanıyorum ama yolculuğum buradan başladığı için öncelikle çalışma hayatımı anlatmalıyım sanıyorum. 10 -12 senelik bir süre içinde teknoloji alanında gazetecilik yaptıktan sonra dört sene kadar Telekom sektöründe, kurumsal iletişim tarafında çalıştım. O arada hayatımda da bir sürü deneyim yaşadım. İşte değişimler yaşadım. Sivil toplum kuruluşlarında insani yardım çalışanı olarak görev yaptım. Özel hayatımda; evlendim, boşandım vs. Kariyer odaklı bir hayatım vardı.

Bu sizin bir tercihiniz miydi?

Aslında tercih edip etmediğimin bile farkında değildim. Zaten mevzu da oraya dayandı. 35 yaşında sorgulamalarım başladı. O zamana kadar sorgulamadan gitmiştim. Gerçekten bu hayatı mı istedim? Böyle bir işyerini mi hayal etmiştim? Kendime ait böyle ilişkiler mi hayal etmiştim? Ben neredeyim? Böylesi sorular üretmeye başladım.

Kendinize yabancı gelmeye mi başladınız?

Evet aynen öyle. Kendime karşı büyük bir yabancılaşma başladı. İş yerinde girdiğim toplantılarda insanları heyecanlandıran konular bana tuhaf gelmeye başladı. Toplantıya giriyordum ama orada olmuyordum. Herkes can hıraş bir şeyler anlatıyor; ben o anlatılanların neden o kadar önemli olduğunu kavrayamıyorum filan…

Ne hissettiniz bu sorular karşısında? Denge bozukluğu… ?

Bir panik hissi de başladı aynı zamanda. Belki de orta yaş krizi denilen şeyi yaşıyordum. Neyse ki, o zamana kadar hayatımda işin haricinde hobilerim de vardı. Dans ediyordum. 10-12 sene kadar Flamenko dans ettim. O benim biraz dengede kalmama yardımcı oldu. Hayatımdan dansı çıkarsam tökezleyeceğimi orada anladım. Sonra dedim ki kendime; “Bir yerde eksiklik var…”

Neydi o birden bire ortaya çıkan eksiklik?

Eksikliğin ne olduğunu tam bilmiyordum. Kaygının nereden geldiği hakkında bir fikrim yoktu. Sadece ne istemediğimi biliyordum. Aslında birden bire de ortaya çıktı diyemem. Bu bir süreç halinde oldu. Bir buçuk yıla yayılan, giderek krişendo yaparak kendini hissettiren bir duygudan bahsediyorum.

En çok neyin eksikliğini duyuyordunuz peki?

Hayal kurmaya vaktimin olmadığını hatırlıyorum. Ne zaman hayal kurmak için yatağa uzansam bir sonraki günü düşünürken buluyordum kendimi. Öyle olmasa bile bedenim her yerinde ağrılar oluyordu. Sürekli sırtım, belim ağrıyordu. Doktorla gidip duruyordum ama bir sebep de bulamıyorlardı.

Aslında beden sinyal vermeye başlamış…

Tabii. Beden “imdat” diyor ama ben onu okuyamıyordum. Bana neler olduğunu da bilmiyordum. Aslında her şey böyle başladı… Toplum bizi bir takım öğretiler ile besliyor. İnsan onu yapar, bunu yapar, okula gider, üniversiteye gider, işe gider, işinde yükselir, evlenir, çocuk yapar, vs… Ben bunlar yapılmaz demiyorum; yapılır, yapılır da acaba bu hayat herkese uygun mu?

Herkese aynı elbise giydirilmeye çalışılıyor gibi değil mi?

Veya herkes aynı yolda gidecek gibi. Peki ama doğrusu buysa ben neden bu kadar sancılar yaşıyordum? Sancının neden olduğunu bilememek en kötüsü aslında.

O zaman kadar yapmak isteyip de yapamadığınız başka şeyler var mıydı ?

Gazetecilik yaptığım dönemlerde de aklımda hep çocuklarla ilgili bir sivil toplum kuruluşunda çalışmak vardı. UNICEF’e katılıp Afrika’ya gitsem diye düşünürdüm ama bu gelir geçerdi. Zaten etrafımdakiler de bu konuyla ilgili caydırıcı konuşup dururlardı; O işler gelişmiş ülkelerde olur…. Sen otur oturduğun yerde….” diyenler çok oldu.

Birileri engelleyip duruyor yani…

Evet ama aslında biz kendimiz kendimizi engelliyoruz. O zaman ben bunun bilincinde değildim. Sadece ne istemediğimi biliyordum o kadar.

En sonunda engel tanımadınız ve Guatemala’ya gittiniz. Neden bir başka yer değil de Guatemala?

Dedim ya, bir sivil toplum kuruluşu aracılığı ile uzaklara gitmek hep öykündüğüm bir şeydi. Üniversite birden beri çalışıyordum ve tüm beyaz yakalılar gibi tatile sadece senede bir veya iki haftalık izin sürem boyunca çıkabiliyordum. Tatil için yaşıyordum. Birden bire dedim ki; “Beliz kendine bir hediye ver. Çoluk çocuğun yok, kıdem tazminatını da alabiliyorsun… Git gönüllü olarak çalış.”

Ben başladım STK’ları dolaşmaya… Bazılarına gidiyorum, bazılarına mail atıyorum ama maalesef geri dönüş alamıyorum. Bu dediğim tabii 2009 yılları, şimdi STK’larda sistemler daha iyi yönetiliyor. Neyse son olarak gidip görüştüğüm ve gönüllü olmak istediğimi söylediğim derneğin yöneticisi beni dinledi ve dedi ki; “Beliz’cim Türkiye’de senin istediğin gibi gönüllü olarak bir çalışma yapman zor olabilir. İmkanın varsa yurt dışı adresleri bir dene…”

Siz nasıl bir çalışma yapmak istiyordunuz ki, Türkiye’de yapmak zordu?

Ben daha çok sahada olmak istiyordum. Elim toprağa, çamura değsin istiyordum. İlla ki iletişimci yanımın kullanılmasını istemiyordum. Ne bileyim bir huzur evi olur, orada gider bir teyzenin saçını tararsın, çocuklarla çalışırsın gibi…

Guatemala’daki proje ile yolunuz nasıl kesişti?

Internet üzerinden gönüllüler için çalışma olanakları sağlayan Yeni Zelandalı bir kuruluşla temasa geçtim. Dünyanın dört bir yanından gönüllü çalışmak isteyenleri yine dünyanın dört bir yanına gönderiyorlardı. Çocuk veya kadın ile ilgili bir projede yer almak istediğimi söyledim. Flamenko dans etmeye başlarken İspanyolca da öğrenmiştim ama pek fazla pratik imkanım olmuyordu. O nedenle İspanyolca konuşulan bir ülkeye gitmek istediğimi belirttim. Onlar da Guatemala’ya gitmemi önerdiler. Hoş, Uganda da deseler gidecektim, o ayrı. O zaman Guatemala nerede onu bile bilmiyordum.

Peki neden özellikle çocuklarla ilgili proje… ?

Bu sorunun cevabını şimdi daha doğru verebiliyorum. O zaman sorsaydınız birçok insanla aynı cevabı verirdim sanırım. Çocuklar en kırılgan yaratıklar olduğu için “yardım” denildiğinde akla ilk gelen onlar oluyor. Ben bu isteğimin “içimdeki çocuğa yardım etmek” için olduğunu ancak şimdi anlıyor ve ifade edebiliyorum. Ben bunu ancak oradaki deneyimime dışarıdan bakınca anlayabildim.

Guatemala günleri nasıl geçti ?

Orada Antigua diye bir şehirde, bir yetimhanede gönüllü olarak çalışmaya başladım. Bir taraftan da serbest gazetecilik yapıyordum. Bir de kendime ait bir blog yazıyordum; eş dost orada neler yapıyorum takip edebilsinler diye. İlk başlarda gerçekten bir sarhoşluk yaşadım. İlk defa kendime ait bu kadar fazla zamanım oluyordu. Bir yandan gönüllü olarak çalışıyor, bir yandan da tatil yapıyordum. Gittiğim yerde istediğim kadar kalabiliyor; bir günlüğüne gidip, istersem on güne uzatabiliyordum. Bu benim için büyük bir lükstü.

O kadar zamandır içinizde bastırdığınız çocuklarla çalışma isteğini de gerçekleştiriyorsunuz. Sizden mutlusu yoktu herhalde?

Evet bir yandan çok mutluydum ama tecrübe edince anladım ki; çocuklarla çalışmak çok da benim düşündüğüm gibi bir şey değil. Süreklilik isteyen bir şey bu. Oradaki çocuklar zaten ailelerinden kopmuşlar, siz de gidip bir süre onlarla kalıp sonra ayrıldığınızda başka bir travma daha yaşıyorlar. Bugünkü aklım olsa bunu yapmazdım.

Siz ne kadar kaldınız orada?

Toplamda 6 aya yakın. Bunun 2,5 – 3 ayı yetimhanede çalıştım; diğer zamanlarda da seyahat ettim. Bazen seyahat ettiğim yerlerde de üç dört gün gönüllü çalışıp – mesela birkaç gün avokado tarlasında ırgatlık yapıp –sonra devam ediyordum. Orası benim kendi içimdeki yolculuğun başlangıcı olarak bambaşka bir yaşam biçimi olduğunu gösteren yerdir. Buradaki kaygılarımın pek çoğunun komik kalmaya başladığı yer.

İlk idrak ettiğiniz şey ne oldu?

Kendimizi hep bir takım etiketlere tanımladığımız idrak ettim. Bir insanla ilk tanıştığında sana bilmem nerede ne iş yaptığını söyler. Halbuki orada insanlarla hayat deneyimleri kadar iletişim kuruluyordu. Dünyanın dört bir yanından farklı insanların olduğu bir yerdi orası. Belgeselciler, misyonerler, kaçaklar, sivil toplum çalışanları,… Buradaki düzenimin içinde tanışmayı hayal bile edemeyeceğim insanlarla tanıştım ve hatta dost oldum. Hatta aynı yerde kaldığımız misyoner bir kadına, ayrılırken “Mama” diyordum. Biliyorsunuz bizde aslında misyoner denilince bir rahatsız olunur…

Bu kadar farklı insanla bir arada olmak hayatınıza müthiş bir katkı yapmış olmalı..

Elbette. Dünyam aydınlandı. Orada benim gibi dünyanın birçok yerinden gelen insanların buluştuğu bir bar vardı. Hepimiz oraya gidiyorduk. Bu kadar farklı insanı tanımış olmak elbette ki, büyük bir zenginlik. Onun dışında bir de kendimle ilgili bir ilk yaşıyordum; ilk kez tek başıma bir yere gitmiştim. O yaşa kadar hep arkadaşlarla, sevgiliyle ya da aileyle bir yerlere gitmiştim. İlk defa tek başımaydım. Böyle bir durumda insana ihtiyaç duyuluyor. O yüzden daha girişken olmak zorunda kalıyorsunuz. Bunu ben oradakilerden öğrendim. Sen bir yerde oturmuş yazını yazarken yanına yabancı biri gelip seninle tanışıyor; nereden geldiğini, ne yazdığını soruyor Biz Türkler böylesi şeylerden çok endişe ederiz. Hep bir arkadaşlarla olur, onlara tutunuruz.

Türkiye’ye geri döndüğünüzde artık ne istediğinizi biliyor muydunuz?

Hayır! Hala ne yapacağımı net olarak bilmiyordum. Sivil toplum tarafına doğru bir meyilim vardı. Yine ne yapmak istemediğimi; çocuklarla çalışmak istemediğimi biliyordum ama.

Peki ne yaptınız? Nasıl bir yola girdiniz?

Bir STK’da profesyonel olarak çalışmaya başladım. Onların iletişimcisi olarak… Bunun yanı sıra free lance işler de yapıyordum. Kimi zaman şirketler için iletişim ve çeviri işleri yapıyordum. Aynı zamanda bir yoga stüdyosunun iletişim işlerini de üstlenmiştim..

Hayatınızda yoga var mıydı?

Hayır. Onların sadece işlerini yapıyordum. Yoga ile hiçbir ilgim yoktu. Hatta on sene önce filan bir arkadaşım zorla kolumdan tutup götürdüğünde; “Ben dans ediyorum. Bu bana uymuyor” dediğimi hatırlıyorum. Ben onların işlerini yaparken orada yönetici arkadaşım, beni yoga yapmam için çağırıyor fakat gitmiyordum. Ta ki, bir sabah “meditasyon yapıla” hissiyle uyanana kadar.

Nasıl yani? Yataktan “Meditasyon yapıla!” emri ile mi kalktınız?

Aynen öyle. Hemen arkadaşımı aradım; “Sizde meditasyon dersi var mı?” diye. Yokmuş. Daha doğrusu tek başına meditasyon dersi yokmuş, yoga sonrasında yapılıyormuş. O derslere katılmamı önerdi. Ben ısrarla; “Hayır! Ben sadece meditasyon yapacağım” diye tutturdum. Neyse bizim konuşmamızın ertesi günü arkadaşımdan bir mail aldım; yönetim toplantısında karar almışlar, sadece yoganın yanı sıra ayrıca meditasyon sınıfları da açılacakmış.

Allah’tan başka bir şey isteseymişsiniz keşke?

Aynen öyle. Zaten tesadüf olduğuna inanmıyorum. Ben koşa koşa meditasyon dersleri almaya ve orada öğrendiklerimi her gün evde pratik etmeye başladım. Bir yandan STK’da çalışıyordum ve bir yandan da Guatemala’da yaşadıklarımı bir kitap olarak çıkarmak için hazırlanıyordum.

Hayatınıza birden bire meditasyon girince yaşamınız ne yönde değişti?

Dediğim gibi işim dışında bir de kitap yazmaya başlamıştım. Kitabı bitirebilmek için işi bıraktım, dolayısı ile meditasyon yapmak için de daha fazla zamanım oldu. Meditasyona devam ettikçe de enteresan deneyimler yaşamaya başladım. Sürekli doğaya çıkmayı istiyordum. Ağaçlara sarıldığımı, yüzümü ağaç kabuklarına sürttüğümü vizyonluyordum.

Belli ki ruh bir şeyler istiyor…

Evet ama benim o zamanlar ruhun bir şey istediğinden filan haberim yok. Farkında değilim. Meditasyon ile birlikte benim gömmüş olduğum bir takım eski üzüntülerim, travmalarım yavaş yavaş kendilerini göstermeye başladılar.

Travmalar ortaya çıkınca meditasyonu sorguladınız mı?

Bir yandan yapıyordum bir yandan da, “Ben bunu neden yapıyorum?” diye kendi kendime soruyordum. O dönem bana sonradan çok yol gösterecek olan bir kitap ile tanıştım; ŞİMDİNİN GÜCÜ. O bana öyle bir ilham verdi ki. Galiba yazar ile kendimi çok özdeşleştirdim. Bir takım şeylerin çocukluğumdaki travmalarla ilişkisini fark ettim. Ve anladım ki; zihnim biraz dinlenmek istiyor. Açmam gereken blokajlarımı bilinçaltım işaret ediyor.

Bu farkındalığı nasıl değerlendirdiniz peki?

Adaya taşındım. Kınalıada’da yaşamaya başladım. Hatta o süreç kitabı tamamlayabilmeme de çok yardımcı oldu. Yaz kış sürekli doğadayım, bisiklete biniyorum filan ve bir taraftan da bir içsel yolculuk başlamış oldu.

Sizin bir de Afrika deneyimiz var öyle değil mi ?

Evet. Kitabı bitirdikten sonra farklı bazı derneklerle de çalışmalarım oldu. Afrika’ya gidişim de yine böyle bir dernek olan SenDeGel ile yaptığım bir çalışma. Gambiya’da sürdürülebilir projeler yapıyorlardı. Ben de oraya gönüllü proje koordinatörü olarak gittim. Köy köy dolaşıp ihtiyaçları görmeye çalışıyor ve mevcut projeleri yürütüyordum.

Ne gibi projeler yapılıyordu orada?

Genel olarak anlatırsam; daha çok işi olmayan kişiler için istihdam yaratmak gibi sürdürülebilir kalkınma projeleri. Kadınlara mikro kredi sağlamak, hayvancılığı geliştirmek vb.

Size orada Fatima diyorlarmış sanırım… Doğru mu?

Evet. Orada çocuklara isim töreni yapıyorlar. Benim gibi dışarıdan gelenlere de kendi isimlerinden birini veriyorlar, akılda tutmak kolay olsun diye. Bana da Fatima ismini verdiler.

Sevdiniz mi Fatima ismini? Alışmak kolay oldu mu Fatima’ya?

Onun hikayesi de benim için enteresandır. O günlerde sürekli rahmetli anneannemi düşünüyordum. Adı Fatma’ydı. Gambiya’ya giderken orada sigara bulmam zor olur diye yanımda tütün götürmüştüm. Anneannem tütün fabrikasında çalışırmış ve çok güzel tütün sarardı. Bense hiç beceremiyordum. Tören sırasında da tütün sarmaya çalışırken yanımdaki adama bunu anlattım; “Anneannem bu işi çok iyi yapardı ama ben beceremiyorum” dedim. Birkaç dakika sonra bana verdikleri ismin Fatima olduğunu öğrendiğimde gözlerim doldu. Anneannemi andıktan beş dakika sonra bu ismi aldım. Böylece Beliz gitti, Fatima geldi.

İsim değişikliği dışında Gambiya nasıl bir deneyim oldu sizin için?

Aslına bakarsanız Afrika benim için dönüm noktası oldu. Filmlerde söylendiği gibi; düşünecek çok vaktim vardı. Gündüzleri çalışıyordum ama geceleri bungalova benzer evimin bahçesinde gecenin geç saatlerine kadar yalnız başıma oturup gökyüzünü izliyordum. O kadar sıcaktı ki, gece ikiden önce eve girmek mümkün değildi. Klima filan da yok. Hatta elektrik yok; iki üç günde bir geliyor. Kitap filan bir yere kadar. Gökyüzüne bakarak oturuyorum.

Zor bir tecrübe olsa gerek?

Gambia Guatemala’dan çok farklı bir deneyimdi. Ben Türkiye’de de birçok farklı dernek ya da kuruluş ile birçok şehre gittim. Yoksulluğu hiç görmedim değil gördüm ama Afrika farklı; oradaki yoksulluk değil yokluk. Ben oraya gider gitmez; “Ben neredeyim?”, “Burası ne kadar korkunç” dedim kendime. Her taraf çamur içinde, fosseptik açıkta. Bir yağmur yağıyor, sen dizlerine kadar pisliğin içindesin. Hava sabahın yedisinde 32 derece. Nefes alınmıyor. Migrenim almış başını gidiyor. Hele ki şehirli bir insan için bunlar inanılmaz deneyimler.

Orada yaşayanlar için durum nasıl peki?

Benim aldığım en önemli duygu kocaman bir değersizlikti. Orada insanlar kendilerini o kadar sevmiyorlar ki. Kendilerinin bir şeyler yapabileceklerine o kadar inanmıyorlar ki… Kendilerini hep yardıma muhtaç Afrikalılar olarak görüyorlar. Maalesef 50-60 yıldır sürekli yardım almaktan kendilerine olan güvenlerini kaybetmişler. Adeta bir türlü yetişkinliğe geçememişler.

Bütün bu zor şartlar altında hiç geri dönmeyi düşündünüz mü?

Düşündüm tabi. Hem de ilk gittiğim günden itibaren. Üstelik yiyeceklerden bakteri kaptığım için çok hasta oldum ve çok kısa sürede 10-12 kilo kaybettim. Ama içimdeki ses sürekli olarak; “Üzerine aldığın bir sorumluluk var. Burada kalmalı ve insanları yarı yolda bırakmamalısın” deyip durduğu için geri dönmedim.

Çocukken de bu şekilde mi yetiştirilmiştiniz?

Evet, tabii ama bu sadece çocuklukla ilgili değil. Sonradan anladım ki konu içinde bulunduğunuz ortamla ilgili değil. Bulunduğun mekan, birlikte olduğun kişiler, o anda hissettiklerimiz, aslında bize kendimizi aynalıyor. Yani, o bahsettiğim değersizlik duygusu, özgüven eksikliği, bir türlü büyüdüğünü kabul edip yetişkinliğe geçmemiş olmak ve hala eskinin dertleriyle uğraşmak aslında tam da benim. Hatta etrafımda gördüğüm pislik deryasının bile, içimde biriktirmiş olduğum olumsuz duygular olduğuna inanıyorum. Ayrıca bugün anlıyorum ki Afrika’da yaşadıklarım bir yandan da kendimi cezalandırmakla ilgiliydi. “Sen buna layıksın” diyormuşum kendime. Yoksa beni hiç kimse orada kalmak için zorlamadı. Bu konuda son derece özgürdüm ama ben kalmayı seçtim. Ve eminim, ruh halim, duygu dünyam daha temiz olsaydı, size Afrika’yı bambaşka tarif ederdim.

“Ben başkalarına yardım ederken kendime yardım ettiğimi anladım” diye bir sözünüz var. Size bunu söyleten orada yaşadığınız farkındalıklar mıydı?

Köy köy gezip de projeleri yaparken şunu fark ettim; biz bir Afrikalı için bir iş kuruyoruz, yaptığı meyve suyunu saklayıp satabilmesi için mikro kredi ile buzdolabı veriyoruz örneğin. O neden geri ödeme yapması gerektiğini anlamıyor. Bir şeyleri sürekli yardım olarak almaya, hibeye alışmış. Kendisinin bir şey yapabileceğine olan inancı yok. Afrikalı olmak, yardıma muhtaç olmak bilinci hücrelerine kadar işlemiş. Motivasyonları da yok. Kendilerini değersiz buluyorlar.

Motivasyonu bu kadar düşük insanlara yardım etmek de zor olmalı?

Ben bütün bunların içinde o kadar çok yalnız kaldım ki; kendimle ilgili bir şeyi fark ettim. Kendime ait değersizlik hissim, sevgisizliğim, kendimi sevmeyi bırak kendimi kötü bir insan olarak tanımlayışım… Bunların hepsi bu vesileyle karşıma çıktı. Afrika’nın o bağımlılığında kendi bağımlılıklarımı gördüm. Oranın değersizliğinde kendi değersizliğimi gördüm. Kendimi yardıma muhtaç bir kurban olarak gördüğümü, bu rolü benimsediğimi gördüm. Ve anladım ki, tam da böyle hissettiğim için oradayım. En büyük farkındalığım ise şuydu: Yaşadığım kötü deneyimler için başkalarını suçlamaya devam ettiğim sürece, kurban olmaktan sıyrılamayacağım.

Bu bahsettiğiniz ağır bir farkındalık olmalı…

Evet. Hem de nasıl. Bu benim suratıma tokat gibi indi. İnsan bunu bilse bile kabul etmek istemiyor. İlk başta tamamen inkar ettim. “Ne münasebet efendim? Ben buraya insanlara yardım etmek için geldim” diyordum ve yine o zaman fark ettim ki; yardım dediğim şey bir nevi meseleye yukarıdan bakmaktı. Bazen, yardım etme çabası, küstah bir şey oluyor. Birisi senden yardım istemediği müddetçe yardım etmenin senin işin olmadığını, kişinin ancak kendine yardım edebileceğini görmeye başladım. Tabi diğer yanda da mesela, Guatemala’ya da içimdeki çocuk ağladığı için, ona yardım etmek için gitmişim. Aslında kendimizden başka kimseye yardım edemiyoruz.

Belli ki, Afrika sizin için tam bir inziva dönemi olmuş. Kendinizle ilgili başka hangi gerçekliklerle yüzleştiniz?

Biraz önce söylemiştim; orada bana “Fatima” adını verdiler. Fatima’yı hep biliriz ama ben daha fazla araştırmak istedim. Biliyorsunuz Fatima’nın Eli sembolü birçok kültürde var. Müslümanlık, Hristiyanlık, Musevilik hepsi ayrı şekillerde bu sembolü açıklar. Benim bu yolculukta Fatima ile ilgili en çok içselleştirdiğim Hinduizm’de kullanılan sembol olan Ahimsa. Bu el sembolü non-violence yani şiddetsizlik anlamına geliyor. Budizm ve Hinduizm’de en büyük erdem şiddetsizlik. Ve diyor k; önce kendine uyguladığın şiddeti bırakacaksın. Düşüncen bile temiz olsun çünkü o bile sana şiddet uygular. Kalbin de düşüncelerin de temiz olacak. Ahimsa aynı zamanda “Hayır” demektir. Sınırlarını çizmekle ilgili. Sen sınırlarını çizmezsen başkaları da çamurlu ayakkabılarıyla senin evine diledikleri gibi girer çıkarlar. Hayır demezsen kurban olmaya devam edersin. Kendini korumak, kendini sevmek ve sınırlarını çizmenin önemli olduğunu gördüm.. Bize kendini sevmeyi anlatan en önemli sembollerden biri bana Gambiya’da isim olarak verildi. Bu da benim için güzel bir mesaj oldu…

Kendinize kötü bir insan olmadığınızı ispatlamak için neden böyle bir yol seçmiş olasınız ki?

Çünkü insanlar yardım edenleri kritize etmezler. Sen başkalarına yardım ettiğinde senin ne kadar ulvi bir şey yaptığını düşünürler. Ben de işte kendime böyle ulvi bir kılıf bulduğumu anladım. Kendimi yakaladım. Dedektifin katili ararken, katilin kendisi olduğunu bulması gibi bir şey.

Katilin kendiniz olduğunu anladığınızda…

Bunu fark edince ciddi bir hiçliğin içinde buldum kendimi. Ayaklarım yere basmaz oldu. Kendimi tanımladığım, etiketlediğim her şey bir anda yok oldu. Çok zorlu bir süreçti. İçimde biriktirmiş olduğum her acıyı diş çeker gibi yerinden çıkarmak gerekti. Her akşam yıldızlara bakıyor, Tanrıyla ya da yüksek bilincimle diyelim sohbet ediyordum. O sohbetler sonrasında bana gelen her şeyi yazmaya başladım. Müthiş bir bilinç akışı yaşadım.

Bana gelen her şeyi derken? Görüntüler mi geliyordu ya da sesler?

Kimi zaman görüntüler, kimi zaman sadece kavramlar, düşünceler…. Mesela güven kavramı, kendimi güvende hissetmeyişim, ilişkilerdeki ben, duygusal bağımlılıklarım vesaire. Ve enteresan bir şekilde hayatıma semboller girmeye başladı. Semboller ve yıldızlar benimle konuşuyorlardı. Bu aslında uzun, altı buçuk aya yayılan bir süreç… O dönemde o kadar içe dönmüştüm ki… Ve etrafımda benim enerjimi kirletecek hiç bir şey de yoktu; ne sosyal medya, ne televizyon. Rüyalarımda atalarımın her biri bana benimle ilgili bir şeyler söylüyorlardı. Her seferinde başka bir kavramı düşünmek zorunda kalıyordum. Bazen semboller bir şey anlatıyor, bazen bir his ile uyanıyordum. Böyle böyle, acılı da olsa içsel bir temizliğe giriştim.
Semboller hayatınızın merkezine oturmuş sanki…

Aynen öyle oldu. Böylece sezgilerime güvenmeyi öğrendim. Sabian Semboller de hayatıma o dönemde girdi. Eskiden beri astroloji ile hobi olarak ilgilenirdim. Yine o dönemde gökyüzüne bakarken haritama bakma ihtiyacı hissettim. Bakarken oradaki gezegen sembolizmalarının da benimle konuşmaya başladığını fark ettim. Geçmişte yaşadığım her şey bana bir anlam ifade etmeye başladı. Yaşadığım zorlukların anlamını gördüm. Sanki ortada bir haç vardı ve o haç hayatta benim çarmıha gerildiğim noktaları gösteriyordu. Bir astrolog arkadaşımla bu yorumumu paylaştım. Yorumlarımı yerinde buldu. Böylece sembollerle ilgili çalışmaya başladım. Astrolojideki Sabian semboller, hayvan sembolizmaları, rüyalarımızdaki semboller, isimler…

Neler diyordu size bu semboller?

Bilinçaltımız bizimle semboller aracılığıyla konuşuyor. Eğer bu sembollerin farkında olup iyi bir okuma yapabilirsek, yaranın nerede olduğunu veya neyin farkına varmamız gerektiğini bize işaret ediyor.
Kendinizin bilmediğiniz bir yönü ile tanışmışsınız gibi…

Doğrusu bir ara “Ben sanırım tatlı tatlı deliyorum” dediğimi hatırlıyorum. Her kuştan, böcekten, şarkıdan bir mana çıkarıyordum. Sembolizmalarla ilgili daha fazla şey öğrenmeliyim diye düşünmeye başladım. Astrolojiyi ve sembolleri kendimi tanımak için bir araç olarak kullanıyorum. Sezgilerimin çok kuvvetli. Çocukken de vardı bu durum ama o zamanlar bunu bastırmış olduğumu sonradan fark ettim. Kendime empat ya da telepat diyebilirim. İnsanlarla konuştuğum zaman onların üst bilinçleri ile temasa geçebildiğimi görüyorum. Bunu ilk başta kendim de çok inkar ettim ama artık kabul ediyorum.

Bu kadar spiritüellik içinde gerçekliği kaçırdığınızı hissettiğiniz oldu mu?

Evet. Kendimi iyileştirmek adına yıldızlara, sembollere, meditasyona öylesine dalmışım ki bir an geldi, gerçek hayatı, bedenimi, etrafımdaki ilişkileri ötelediğimi fark ettim. Köklenmem gerektiğini, ayaklarımın yere basması gerektiğini anladım. Birçok ruhani öğreti ve pratik bize içimize bakmak için, dengede olmamız için bir yol sunuyor. Ama tek başına hiçbirinin çözüm üreteceğini düşünmüyorum. Bazı dertlerimiz kendimiz çözüyoruz ancak travmalarla baş etmek için mutlaka bilimsel yöntemlerden destek almamız gerektiğine inanıyorum. Mesela ben bir nefes terapisi aldım, evet bir sürü travmam su yüzüne çıktı ama sonra ben onlarla baş başa kaldım. İyileştirmeyi bilmiyorum. Artık travmalarımı tanımıştım. Sonrasında hemen bir psikoloğa gittim ve terapiye başladım. EMDR terapisine gittim ve çok iyi sonuç aldım.

Bütün bu yolculuğunuz sonunda şu anda kendinizde nasıl değişimler olduğunu söyleyebilirsiniz?

Afrika’da şunu fark ettim; içinde yaşadığımız yaşam tarzında ben bir kadına ait feminen değerleri kaybetmişim. İş hayatının içerisinde maskülen enerjimi yukarı çıkarmış, feminen tarafımı aşağılayarak dengemi bozmuşum. Oysa dünyada her şey bir denge istiyor. Hayatın holografik bir şey olduğunu fark ettim. Sadece sembollerin değil ana babamız dâhil olmak üzere hayatımıza giren her şeyin hatta hastalıklarımızın bile bizi aynaladığını fark ettim. Ve sorularımı değiştirdim. Bu zamana kadar beni kurban rolüne sokan, suçlu arayan soruları bıraktım. Suçlamaktan vazgeçersen kurban olmaktan da kurtulursun.

Ben artık sorularımı değiştirdim.. Diyelim ki, bir arkadaşımla hoşuma gitmeyen bir şey yaşadım; arkadaşım beni fırçaladı. Şöyle soruyum kendime; “Ben şu anda ne ruh halindeyim ki, kendimle ilgili nasıl bir eksiklik yaşıyorum ki bu durum karşımdaki kişiden bana yansıyor?”

Afrika size bir şekilde Sabian Sembolleri ve onlar da size kendi gerçekliğinizi getirdi denilebilir mi?
Denilebilir. Ben şunu öğrendim; “Beliz insanlarla iletişimi seviyor. Kendi deneyimlerini de aktarmayı da seviyor. O etkileşimde kendisini daha çok seviyor. Ben de bir ayna oldum. Benim bu hayattaki gitmem gereken yolda hem başkalarına ayna olmak hem de başkalarının bana ayna olması varmış.” Bunu anladığımda hayatım değişti… Ebeveynlerimle olan ilişkim düzeldi. Kırgın olduğum kimileri beni arayıp özür diledi. Kimileri “Beliz artık bunu kapatalım ve yola devam edelim” dediler. Ve onlardan hayırlar aldım. Kendimi çok yalnız hissederken hiç yalnız olmadığımı, aslında çok büyük bir aile kurmuş olduğumu gördüm. En önemlisi kendi gücümü içimde buldum.